ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKİYE'NİN ORTADOĞU POLİTİKASI (1923-1938)

Cumhuriyetin kurulduğundan beri Türkiye, dönemin süper devletleriyle ortak sınıra

sahip oldu. Bu Türkiye’nin daha dikkatli dış politika izlemesi ihtiyacını doğurdu. Coğrafi konum

itibariyle Asya’dan Avrupa’ya uzanan yeni bir devletin tek bir komşusu olması şünülemezdi.

Birinci Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’da yapılan yeni düzenlemeyle de Türkiye İngiltere ve

Fransa ile komşu olmuştu. 1920’li yıllar boyunca Türkiye, kuzeyinde Sovyet Rusya ile, güneyde

Irak mandası nedeniyle İngiltere ile, Suriye mandası nedeniyle Fransa ile, ayrıca On İki Ada

nedeniyle İtalya ile ortak sınırlara sahipti.

Lozan Barışından1 sonra Türkiye batılı devletler ile meselelerini halletmişti. Bundan

sonra da Türkiye’nin temel meselesi hızlı ekonomik kalkınmayı sağlayarak muassır medeniyet

seviyesine ulaşmaktı. Hayatlarının çoğunu savaş alanlarında geçiren yeni Türkiye’nin

yöneticileri, bu hedefe ulaşmak isterken dış politikada da barış ilkesini esas almıştır. Bu durum

Türkiye’nin zorunlu olarak Versay sisteminin yanında yer almasına yol açtı. Lozan

Antlaşması’nda Türkiye, mevcut sınırları dışında hak iddia etmeyeceğini kabul etmiştir.2

Bundan sonra karşılaştığı önemli dış sorunları da Türkiye barışçı yollarla çözümlemeyi tercih

etmiştir. Zaten Türkiye’nin Lozan’dan sonra komşularıyla toprak problemi yoktu. Bu da zorunlu

olarak Türkiye’yi statükocu bir politika izlemeye itmiştir. Diğer yandan uzun savaşlar sonunda

yorgun düşş on altı milyonluk Türkiye’nin maceraperest bir politika izlemesi akılcı bir

yaklaşım olmazdı.

Yıllarca suren yıpratıcı savaşlardan yeni çıkmış olan Türkiye Lozan’dan sonra

uluslararası alanda yerini sağlamlaştırmak için dış gelişmeleri yakından takip etmiş ve aktif bir

dış politika izlemiştir. Mustafa Kemal, bölgesel işbirliğine gitmenin yanı sıra daha geniş

paktlara katılmayı da milli menfaatlere uygun görmüştür. Yeni Türkiye iç politikada bir dizi

reformları uygulamaya koymuştu. Bu reformların yerleşebilmesi için dışta barışa, içte ise

istikrara ihtiyaç vardı.3 İstikrarı bozmamak için de Türkiye uluslararası gelişmeleri yakından

izlemek zorundaydı.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki komşularına baktığımız zaman İran ve Afganistan dışındaki

Ortadoğu devletleri, I. Dünya savaşının sonuna kadar bir kısmı fiilen elden çıkmış olsa da,

hukukî olarak Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin savaştan

yenik çıkması üzerine Anadolu dışındaki yerler ki, bunlar Arapların yaşadığı topraklardı,

özellikle İngiltere ve Fransa’nın hakimiyetine geçmişti. I.Dünya savaşı sırasında bu bölgenin

Arap unsurları Halifenin cihat ilanına rağmen düşmanla işbirliğine gitmiştir.4 Arkasından da

İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine kanarak Türklere saldırmışlar, bu da Türklerin kalplerinde

derin izler bırakmıştır.

İtilaf Devletleri Mondros Mütarekesi’nden sonra, öz Türk Yurdunu da istilaya girişince

Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Türk Milli Mücadelesi başlamıştı. Ortadoğu’da ise

Araplara vaat edilen bağımsızlık verilmedi ve arkasından da bu bölgeler küçük devletlere

bölünerek İngiliz ve Fransız mandaterliğine verildi. Bu sırada, Osmanlı Devleti’ne karşı itilaf

Devletleriyle işbirliği yapan ve Osmanlı Ordularının aldığı yenilgilerde önemli rolü olan Arap

unsurları nasıl kandırılmış olduklarını anlamaya başladılar. Araplara verilen bağımsızlık vaatleri

uygulamaya konulmadığı gibi, bunun emperyalistlerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları bir

araç olduğu ortaya çıktı.

Milli Mücadele içinde ve Lozan Antlaşması’ndan sonraki yıllarda Türkiye’nin Doğulu

devletlerle ilişkilerini Misak-ı Milli’de belirtilen amaçlar ve ilkeler belirlemiştir. Misak-ı

 

Milli’nin temel ilkesi, Türk unsurunun çoğunlukta olduğu yerlerde Milli bir Türk Devleti

kurmaktı. Buna göre, Osmanlı Devleti’nin varisi olan yeni Türk Devleti, İmparatorluğun

yüzyıllarca egemenliği altında kalmış olan Arap ülkeleri üzerindeki iddialarından vazgeçmiş ve

bir bakıma Misak-ı Millî ile amaçlarını, başka milletlerin çıkarlarına dokunmayacak şekilde

sınırlamış oluyordu. Bu durumda Türkiye’nin bu ülkeler üzerinde kurulan yeni devletlerle

ilişkilerinin dostane olmaması için hiçbir sebep yoktu. Diğer yandan Türkiye’nin Arap

ülkelerine göre nisbeten bağımsız sayılabilecek Afganistan ve İran ile de önemli bir çıkar

çatışması bulunmuyordu.5

Türkiye’nin Misak-ı Milli’deki Ortadoğu toprakları ile ilgili istekleri gerçekleşmedi.

Ardından Lozan’da da bu topraklardan vazgeçmesi sonucunda Araplar batılı emperyalistlerle

karşı karşıya kaldı. Orada kurulan yapay devletlerin temel amacı bağımsızlıklarını kazanmaktı.

Bunun sonucunda Arap dünyası Türkiye’yi umut ışığı olarak görmeye ve Türkiye ile işbirliği

yollarını aramaya başladı. Mustafa Kemal de emperyalizme karşı yaptığı savaşı kazanmış, Arap

dünyasında da bu olumlu karşılanmıştı. Ayrıca Mustafa Kemal Azerbaycan, Irak, Suriye, Libya,

Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanlarla ilişkiler kurmuştu.6

Mustafa Kemal Türk Milli Mücadelesinin sadece Türkiye’nin mücadelesi olmadığı,

bunun bütün doğunun mazlum milletlerinin davası olduğunu “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi

yalnızca Türkiye’ye ait değildir, müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin bütün şarkın

davasıdır”7 sözleriyle vurgulamış ve diğer Müslüman halkların desteğini almak istemiştir.

Mustafa Kemal bu girişimlerden yüzde yüz sonuç beklemiyordu. Ancak düşmanın silahının

aynen kendisine karşı kullanmanın yararını da biliyordu. Bu maksatla Ankara’dan tüm İslam

dünyasına yardım istemek amacıyla yayınlanan bildirilerde “işgalin Osmanlı saltanatından çok

hilafet makamını özgürlük ve bağımsızlıklarının tek dayanağı gören İslam dünyasına yönelik

olduğunu” ilanında yarar görüyordu. Bu şekilde İslam etkenini M. Kemal bu sefer mazlum

milletleri yönlendirmek için kullanıyordu.8 Milli Mücadele başarıya ulaşınca Ortadoğu ülkeleri

Türkiye’den fiili yardım beklemeye başladı. Diğer yandan bu ülkelerin batılılara karşı savaşında

M. Kemal Paşa’nın olumlu etkisi görülmekteydi. M. Kemal Paşa bir anlamda batılıların da

yenilebileceğini bu ülkelere göstermişti. Mazlum milletler arasında batılılarla mücadele eden

ülkelerde M. Kemal’in popülaritesi oldukça yüksekti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası öncelikle elde edilen bağımsızlığın sürdürülmesi

ve milli menfaatlerin korunması temeline dayanıyordu.9 Bu politikanın ışığı altında yürütülmesi

gereken diploması, iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmek ve dünya politikasında ağırlıklı

devletlerle işbirliğine girmekti. Yeni Türk Devletinin kurucuları, son dönemlerde Osmanlı

Devleti’nin nasıl kendi coğrafyasında yalnız kaldığını görmüşlerdi. Yakın tarihi iyi değerlendiren

yeni Türk Devletinin liderleri dış politikalarını planlarken, karşılarında düşman bir Balkan

ittifakı ve ret cephesi yaratmamaya özen göstermişlerdi. Mustafa Kemal’in barışçı politikası

komşularla ilişkilerde öncelikle uygulamaya konuldu. Komşu ülkelerle dostluk ilişkilerinin

kurulmasına önem verildi. 10

Lozan Barışının imzalanmasından sonra, Türkiye’de köklü devrim hareketlerine girişildi.

Bu arada Cumhuriyetin ilanından sonra hilafet de 3 Mart l924 de ilga edildi. Hilafetin ilgası11,

laiklik yolunda atılan adımlar ve cumhuriyet Türkiye’sinin batılılaşma politikaları, henüz din

etkisinden kurtulamamış Müslüman halklarda, özellikle Araplarda bazı tepkilerin belirmesine

neden oldu.12 Fakat Osmanlı Devlet sisteminin köhneleşmiş bir parçasını teşkil eden bu kurumun

kaldırılması Türkiye’de önemli bir tepki doğurmamıştır. Zaten, hilafet Müslüman devletler için

birleştirici bir unsur olmaktan çıkmıştı, hiçbir egemen devletin halifenin üstün kuvvetini

tanımayacağı da bir gerçekti. Ayrıca Halifenin zannedildiği gibi manevi bir gücünün olmadığı

da, I. Dünya Savaşında Arapların “Halifenin cihat ilanına rağmen” İngilizlerle işbirliği

yapmasıyla açıkça ortaya çıkmıştı. Aslında hilafetin kaldırılmasına karşı bazı Müslüman

 

topluluklarında oluşan tepkinin arkasında, sömürgeci ve emperyalist emellerini Ortadoğu’da

gerçekleştirmek isteyen İngiltere ve Fransa’nın olduğu bilinmekteydi.13

Bu arada Güney Asya Müslümanları ilk anda hilafetin kaldırılmasında büyük bir şok

geçirdiler. Adeta dünyaları başlarına yıkıldı. Müslümanlar nüfusça Hindulardan az oldukları için,

Hindistan’ın İngiltere’den istiklalini kazanması onlar için istiklal olmayabilirdi. Bu açıdan İslam

ve halife onların ayrı bir millet olmalarının başlıca sembolüydü. Ayrıca, Türkiye’nin nüfuzunu

bağımsızlıklarını kazanmak için kullanmak istiyorlardı. Güney Asya Müslümanları ilk şoku

atlattıktan sonra Mustafa Kemal’in haklılığını kabul ettiler ve Türkiye’ye daha önceden beri

verdikleri desteği daha sonra da devam ettirdiler.14

Türkiye, İslam dünyasına batılıların yenilebileceğini gösterirken lider konuma ulaştı.

Ancak Türkiye’de radikal reformların yapılmasıyla, Arap dünyasının Türkiye’ye bakışı da

değişti. Bu bir bakıma Türkiye’de yapılan reformların batı tipi bir toplum yaratmaya çalışması

nedeniyle, Türkiye’nin dinsizleştiği yönünde menfi propaganda yapılırken, bu reformlarla

güçlenen Türkiye’nin bölgeye tekrar döneceği korkusunu da depreştirdi. Bu iki faktör Arap

dünyası ile Türkiye’nin arasını açtı. Bu durum 1924’den sonra Arap dünyası ile Türkiye arasında

belirleyici faktör oldu.

Türkiye’de hilafetin kaldırılması ve sonrasındaki devrimlere karşı İslam alemindeki

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !