Emperyalizm Kıskacındaki Osmanlı İmparatorluğu

Türk Devriminin Başlamasından Önceki Durum:

Bu dönemdeki durumu iyi değerlendirebilmek için “Birinci Dünya Savaşına” son veren olayları ve Türk ulusunu devrime hazırlayan nedenleri genel hatları ile gözden geçirmekte yarar vardır.

Kırmızı sınır; Merkez Devletleri, Mor sınır; İtilaf Devletleri.

1 -  Merkez Devletlerin Durumu (*):

Birinci Dünya Savaşı’nın ilk üç yılı içinde (1914 – 1917) Merkez Devletleri, Avrupa savaş alanlarında Rusya, Sırbistan ve Romanya’yı yenmişler, ellerine geniş arazi parçaları geçirmişlerdi. Ancak, bu devletlerde 1917 yılından itibaren savaş yorgunluğu ve barış isteği gizlenemeyecek bir hal almıştı.(1)

2 – İtilaf Devletlerinin Durumu:

Bu dönemde itilaf devletleri denizaltı muharebelerini etkisiz hale getirmek suretiyle deniz egemenliğini ve ablukayı sürdürüyor, Batı cephesinde gittikçe ağırlaşan baskısını hissettiriyor, Amerika’nın da harbe katılması ile bir yandan harbin sonucunu almaya çalışıyor, öte yandan da elde ettiği başarının meyvelerini toplama hazırlığı içinde bulunuyordu.

1918’e gelindiğinde harbin sonucu alınmış ve muharip devletler bir takım anlaşmalarla silahları bırakma yoluna gitmişlerdi. Bu arada Osmanlı devleti de Mondros Mütarekesini imzalamış ve silahları bırakmıştı (30 Ekim 1918).

Paylaşma Anlaşmaları:

Konumuza ışık tutması bakımından İtilaf Devletlerinin kendi aralarında yaptıkları paylaşma anlaşmalarının önemlilerini belirtmek yararlı olacaktır.

a – İstanbul ve Boğazları Rusya’ya bırakan (4 Mart – 10 Nisan 1915) İngiliz, Fransız, Rus Anlaşması.

b – Harbe girmeden önce karşılığını sağlamak isteyen İtalya’ya Antalya ve buna bitişik Güney Anadolu’da ve Akdeniz kıyılarında hakça bir pay verilmesini kabul eden (26 Nisan 1915) İngiltere, Fransa ve İtalya arasındaki Londra Anlaşması.

c – Güneydoğu Anadolu, Irak, Suriye ve diğer Arap memleketleri hakkında (3 Ocak 1916)Sykes – picot anlaşması, bu anlaşma 9 – 16 Mayıs 1916 Sykes – Picot II anlaşması ile pekiştirilmiştir

ç – Fransa ve Rusya’nın Sivas – Kayseri – Mersin çizgisi doğusundaki bölgeyi kendilerine bağlamaya hakları olduğunu kabul eden (26 Nisan 1916) İngiltere, Fransa, Rusya arasında yapılanPetersburg Anlaşması.

d – İzmir ile birlikte Batı Anadolu’nun İtalya’ya verilmesini, bu bölgenin kuzeyinde bir İtalyan nüfus bölgesinin kurulmasını İngiltere ve Fransa’ya kabul ettiren (19 – 21 Nisan 1917) St. Jean de Maurienne Anlaşması.

Bu anlaşmaların 1916 yılının ilkbaharında aldığı şekle göre paylaşma şöyle olacaktı: Boğazlar, Sinop’tan itibaren tüm Doğu Karadeniz bölgesi ve Doğu Anadolu Rusya’ya; Antalya, İzmir bölgesi ile Batı Anadolu İtalya’ya; Mersin, Kayseri, Sivas hattının doğusundaki Güney ve Güneydoğu Anadolu Fransa’ya bırakılacak; Suriye, Irak ve Arabistan İngiltere ile Fransa arasında paylaşılacaktı.

Görüldüğü gibi, Türklere hemen hemen hiç hayat hakkı bırakılmıyordu.

1917 yılında Rusya’nın savaştan çekilmesi ve Osmanlı devleti ile barış yapması (Brest – Litovsk Antlaşması, 3 Mart 1918) biraz önce belirtilen paylaşma şeklini değiştirdi. Rusya, Osmanlı ülkesi üzerindeki her türlü haklardan vazgeçmişti. Bu durumda, galip ülkeler, özellikle İngiltere ile Amerika Doğu Anadolu’daki bir bağımsız Ermenistan ve Kürdistan kurmayı düşünüyorlardı. Boğazlar ise, ortak bir denetime bağlı tutulacaktı.

Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra galip devletler bu planlamayı uygulamaya koymuşlardır. Fakat, bu sırada aralarında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle bu planlarda büyük ölçüde değişiklikler olmuştur.

Değiştirilmeyen tek düşünce, Osmanlı devletine yaşama hakkı bırakmamaktır.

Bu konuda düşünür ve yazar Melih Cevdet Anday şöyle der: “İmparatorlukların çökmeleri başka, ulusların yok olma ile karşı karşıya gelmeleri başkadır. Geçmişin olaylarına bakarsak, imparatorlukların çökmesi ulusların kendilerini bulmalarına yol açmıştır denebilir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış dönemi ise, bu imparatorluk içinde yaşayan çeşitli etnik toplulukların ulus olmaya yönelmelerini sağlamak yanında, çok garip karşılanması gereken bir gelişimle istilacılarda Türk’ü ve Türk yurdunu ortadan kaldırmak tutkusuna yol açmıştır. Burada şaşırtıcı olan, sadece Osmanlı’nın yenilgisini Türk’ün sonu biçiminde yorumlamaya kalkan emperyalistlerin bu tutkusu değildir. Yenilmiş bütün devletlere tanınan yaşama hakkının, toparlanma, kendini bulma, yeniden gelişme yoluna girme olanağının nedense yalnız Türk’e tanınmaması tutumudur”(2).

Bu tutum değişik şekillerde dile getirilmiş bulunuyordu.

Bu tutumun temel nedeni, Batı’da XVIII. YY sonlarında başlayıp XIX. Yy boyunca gelişen endüstriyel devrimin dünya ölçüsünde yarattığı sömürgecilik düzeni olmalı idi. Bilindiği gibi bu düzen, dünyada bir kısım ülkelerin endüstriden yoksun bulunmalarına karşılık, diğer bazı ülkelerde anormal bir endüstri ve para yoğunlaşması sağlanmıştı. Bundan da çağdaş anlamı ile sömürge ve yarı sömürge düzeni doğmuştu. Özellikle, endüstri devrimine ayak uyduramayan ülkelerde endüstri çökmüş; kapitülasyon koşulları, borçlandırma yolları ile ekonomik kontroller, nihayet, politik bağımsızlığın kayıt altına alınışı baş göstermişti. Birçok dünya ülkeleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu da bu sömürülen ülkeler içine düşmüştü. Bu durumdan yeterince yararlanma düşüncesi, önce Avrupa devletlerine sonra da Amerika’ya Osmanlı İmparatorluğuna karşı yeni bir politika uygulamayı dikte etmiş ve benimsetmiştir. Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu bu düzene öteki geri kalmış ülkeler gibi kolay boyun eğmemiştir.  

Bu politikaya, jeopolitik durumun da etkisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu doğal kaynakları ve Pazar olma olanakları ile yalnız ekonomik planda değil, Doğu ile Batı arasında bulunan coğrafi konumu ile askeri planda da büyük devletlerin baş hedefi olmuştur.

Rusya bu durumdan yararlanmak isteyen ilk devlettir. Bilindiği gibi, Rusya, XVIII. Yy başlarından itibaren coğrafi durumu gereği olarak, çevresindeki kuşağı genişletmeye, ılık denizlere çıkmaya çalışmış, buralardaki yabancı ulusları egemenliği altına alma çabası içinde bulunmuştur. Rusya’nın her fırsattan yararlanarak Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama ve yıkma çabası bu amacın bir parçasıdır. Çünkü, Rusya bu çabasında başarı sağladığı zaman çevresini saran çemberin güney kesimini kırmış ve Akdeniz’e çıkmış olacaktır.

Cezzar Ahmet Paşa Napoleon'u Akka önünde durdurur.

Fransa, Napoleon Bonaparte zamanında Hindistan yolunu ele geçirmek amacı ile Mısır ve Suriye’yi yönetimi altına almak, ondan sonra da Osmanlı İmparatorluğunu saf dışı etmek istemiştir. Napoleon Akka’da Türkler tarafından yenilip yurduna dönmüştür ama, Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğundan yararlanma isteği zaman zaman şekil değiştirerek de olsa devam etmiştir.

İngiltere, endüstri devrimini gerçekleştirip, denizaşırı ülkelere yayılma olanağı bulduktan ve İngiliz İmparatorluğunu kurduktan sonra “Akdeniz’de ve Asya’da Çarlık Rusya’sı ile çetin bir çıkar mücadelesinde bulunurken Rusya’ya karşı bir tampon devlet olarak Osmanlı İmparatorluğunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmıştır”(3). Sonraları bu politikayı değiştirmiş, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamakta yarar ummuştur.

 

Tarihi Gelişim:

Tarihin akışı içinde İngiltere’nin ve öteki Avrupa devletlerinin bu amaçla harcadığı çabaları gözden geçirmek gerekirse, bunun en belirgin örneklerinden biri, ekim 1896’da Çar Nikolay II’ ye İngiltere’de misafir iken, Başbakan Salisbury’nin Osmanlı ülkesini paylaşma önerisidir. Bu öneriye göre: Boğazlar Rusya’ya, Mısır İngiltere’ye verilecektir. Çar bu öneriye “Hayır” demiştir(4). Diğer örnek; Salisbury’nin  25 ocak 1898’de Rusya’ya yaptığı ikinci öneridir. Bu öneriye göre de, “Osmanlı ülkesinin yarısında İngiltere’nin, yarısından Rusya’nın sözü geçsin.” Denmiş, Rusya buna da ilgisiz kalmıştır(5). Rusya’nın bu ilgisizliğinin nedeni Sibirya’da meşgul bulunmasıdır(6). İngiltere’nin böyle bir politikaya yönelmesinin nedeni ise, o zamanki Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa’ nın 1903 yılında Padişah Abdülhamit’e  gönderdiği raporda belirttiği üzere, “Osmanlı devletinin kuvvet ve kudretinin azalmasını, Osmanlı ülkesinin de küçülmesini kendi çıkar politikasına uygun görmeğe başlamasıdır(7).

İngiliz Başbakanı  Salisbury

Bu durum, İngiltere’nin Rusya ile 31 ağustos 1907’de yaptığı Petersburg Antlaşması ile bunu takip eden yolda yapılmış olan ve Osmanlı Devleti sorunları üzerindeki konuları kapsayan Reval görüşmelerine kadar sürmüştür. Çünkü, bu anlaşma ile İngiltere ve Rusya arasında uzun zamandan beri süregelen “Asya rekabeti” sona ermiş bulunuyordu.

Bilindiğ gibi, İkinci Meşrutiyet (1908), Osmanlı İmparatorluğunda bir ölçüde silkiniş ve kurtuluş çabası olarak başlamıştır. Hatta, 1914’lere ulaşıldığındaLarcher’in La guerre Turque dans la guerre Mondiale adlı eserinde özetlediği şekilde; “Osmanlı İmparatorluğunu Türkleştirmek, O’nu yabancı vesayetinden kurtarmak, Kafkasya ve Mısır’ı almak, Turan’ı kurtarmak ve bir federasyonda toplamak, bütün İslam dünyasında Halifenin otoritesini yeniden kurmak(8)” gibi çok geniş kapsamlı bir amaca yönelişi, öncelikle bazı emperyalist devletlerin sömürge düzenini bozabileceği için düşündürücü olmuştur.

Genellikle Pantürkizm (Panturanizm) ve Panislamizm şeklinde adlandırılan ve olayların akışına büyük ölçüde etkisi görülen bu akımlara açıklık getirmek için özet olarak şu hususları belirtmek gerekir:

“Pantürkizm, bütün Türkleri birleştirme, bütünleştirme, bir bayrak ve devlet altında toplama ideolojisi ve eylemidir. Öteki adı Turancılıktır, ırkçı nitelikte milliyetçilik akımıdır.

Panislamizm, dünya Müslümanlarının tümünü bir devlette birleştirmeye yönelik bir kavramdır, dinsel içeriklidir.

Her iki akım aralarında çelişkiler olmakla birlikte, birbirine bağlı olarak XIX. Yy’ın sonlarında doğmuştur. Osmanlı İmparatorluğunda ulusçuluk akımlarının gelişmesi, Hıristiyan toplumların sık sık başkaldırmaları ve bağımsızlık isteklerine karşı tepki niteliğinde oluşmuştur. İmparatorluk sınırları içinde her çeşit millet ve din vardır. Pantürkizm ve Panislamizm salt Türklerden ve Müslümanlardan kurulacak bir imparatorluk hayaline dayanarak İttihatçıların milliyetçiliğine güç vermiştir(9)”.

 

Cemalettin - i Afgani                                      Ziya Gökalp

Osmanlı aydınlarına Turancılık ideolojisini aşılayan Ziya Gökalp olmuştur. O’na göre vatan dar sınırlar içinde yaşayan bir ülke değildir. O’nca, “Vatan ne Türkiye idi Türklere ne Türkistan, vatan büyük bir ülke idi; Turan.”

İslam ülkelerinde Panislamizm görüşünün en ünlü yayıcılarından biri Cemalettin –i Afgani’ dir. Afgani, 1870’den beri birçok Müslüman ülkeyi dolaşıp “İslam Birliği duygusunu ve bunun bir sonucu olarak halifeye bağlılık duygu ve düşüncesini yaymış ve bu yolda birçok yazı yazılmış ve dinsel açıdan öğüt vermiştir(10).”

Almanya bu akımları bütün olanaklarıyla desteklemiş, hatta bu fikirlerin eyleme dönüşmesi için de elinden geleni yapmıştır. Çünkü, Almanya, bu tarihlerde Pantürkizm ile Çarlık Rusya’sını; Panislamizm ile İngiliz İmparatorluğunu vurmayı tasarlıyor ve İslam ülkelerinde egemenliğini kurmak için büyük bir çaba içinde bulunuyordu. Gerçekten Çarlık Rusya’sı ve İngiliz emperyalizmi karşısında kuvvetli bir rakip gibi gelişen ekonomik ve askeri bir güce sahipti. Bu nedenle özellikle Panislamist propagandayı önemle uygulamıştır (11). Örneğin, 1898’de Şam’da Selahattini Eyyübi’ nin mezarını ziyaret eden Alman İmparatoru şöyle konuşmuştur: “Sultan ve dünyada dağınık olarak bulunan ve ona karşı, halifeleri olması nedeniyle saygı besleyen 300 milyon Müslüman inanmalıdır ki, Alman İmparatoru her an onların dostu olacaktır (12).

Böylece, eskiden Rusya’ya karşı İslam’ın ve Sultanın dostu İngiltere iken, artık İngiltere’ye karşı İslam’ın dostu Almanya olmak istemiştir.

Almanya İslam dünyasının ayaklandırılmasına ve panislamist propagandaya o kadar büyük önem vermiştir ki, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim, “Türk ittifakını askeri gücü nedeniyle değil, hilafet için aradık” demekten kendini alamamıştır. İstanbul’daki Amerika Büyükelçisi Morgenthan, Alman Büyükelçisinin düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: “Wangenheim, Hıristiyanlara karşı bütün bağnaz İslam dünyasını ayaklandırma konusunda Alman tasarısını açıkladı; dünyadaki İngiliz ve Fransız nüfusunu yok etmek isteyenlerden biri olarak Almanya, gerçek bir kutsal savaş (cihat) planlamaktaydı. Türkiye’nin kendisi pek önemli değildi. Ordusu küçüktü ve Almanlar ondan fazla bir şey yapmasını beklemiyorlardı. Daha çok savunmada kalacaktı. Büyük olan İslam dünyası idi(13).

Alman Büyükelçisi Wangenheim ve Said Halim Paşa

Almanya İslam halifesinin manevi gücünden yararlanmak için planlar hazırlamakta, İngilizler bu planlara karşı tedbirler almakta iken, Osmanlı İmparatorluğunun yöneticileri, dünyanın her yanında yaşayan    Türk ve Müslümanların aynı bayrak altında birleşmeleri için bir kıvılcım beklediğine inanıyorlardı. Osmanlı ordusunda küçük askeri birlikler, gözü pek komutanlar yönetiminde Kuzey Afrika’ya, İran üzerinden Hindistan’a, Hazar denizi dolaylarından Orta Asya’ya yürüdükleri zaman buralarda yaşayan ve kurtarıcı bekleyen Türk ve Müslüman halk, emperyalizme karşı ayaklanacak, Turan İmparatorluğu yeni sınırlar içinde kurulacaktı. “Bir fikir, aynı zamanda hareket yuvası” olan Teşkilatı Mahsus, Osmanlı devleti içinde fikir ve ülkü birliği yapmak, dünya yüzündeki bütün Türkleri bir bayrak ve devlet görüşü altında birleştirmek, temsil ettiği manevi insan gücü olan Müslümanlığı, izlenecek dış politikanın etkin kuvveti durumuna getirmek” amacı ile kurulmuştu(14).

Harbe girme durumunda bulunuşumuz bu inançta bulunanların ekmeğine yağ sürmüştür.

Yapılan inceleme gösteriyor ki, Alman İmparatorluğu yöneticilerinin kontrolünde olarak Türk ulusal hedeflerine göre değil, Alman milli çıkarları yararına tertiplenen ve yürütülen Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı olmuştur. Oysa Türk askeri bütün cephelerde özveriyle çarpışmış, büyük başarılar elde etmişti. Buna rağmen işlerin hayal edildiği gibi yürümediği, yürümesine olanak bulunmadığı Osmanlı yöneticileri tarafından anlaşılamamıştır. Özellikle, Osmanlı imparatorluğunu yenik ve çok utanç verici duruma düşüren 1914 – 1918 döneminin en güçlü adamı Enver Paşa, Arapların olumsuz davranacağını hesaba katmamış, hiç etkisi olmayan “Cihadı Mukaddes”’e bağlanmış, askeri harekat planlarını gerçek hesaplara değil hayale dayamış, harbi maceracı bir ruhla yönetmişti. Daha sonra da maceradan maceraya atılmış, en sonunda gittiği Türkistan’da da aradığını bulamamıştır.

 

Zeki Velidi Togan                                                 Enver Paşa

Buhara Emiri,  Enver Paşa’ya yazdığı bir mektupta : “Siz Türkiyelisiniz, memleketiniz düşman işgali altındadır, askeri güç ve kuvvetinizi kendi vatanınızı kurtarmak için harcasanız daha iyi olur” demiştir(15).

Türkistan’da ilericiler de Enver Paşa’yı tutmamıştır.Zeki Velidi Togan,  “hatıralar”’ında şöyle yazıyor: “Bana Enver Paşa’nın Türkistan’a gelmek fikrinde olduğunu bildirdiler. Biz de bu durumu komitemizde görüştük, buraya gelmeyip kenardan bize yardım etse daha iyi olur diye cevap verdik (16).

Zeki Velidi Togan, Buhara’da Enver Paşa ile konuşmasında ona: Bolşeviklerle mücadelelerinin Rusya’nın bir iç mücadelesi olarak başladığını, Sovyetlerle tekrar barışabileceklerini, panislamizm ve pantürkizmin Türkistan’da tutulmadığını Sovyetlerin isteklerinin Milli Kızıl Ordu’ya dayanan Milli Türkistan Sovyet Hükümeti olduğunu söylemiştir (17).

Görülüyor ki, Pantürkizm ve Panislamizm şeklinde özetlenen bu hamle, Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin dışarıdan desteklenen utopik serüvenciliği olmuştur.

 Osmanlı İmparatorluğu bu tutum ve davranışı ile bir yandan yanında yer aldığı ve genişleme planlarına yarar sağladığı için Almanya’yı için için sevindirirken, öte yandan sömürü bölgelerini tehlikeye düşürdüğü nedeni ile özellikle, İngiltere’yi fena halde korkutmuştur. Çünkü, o zamana kadar İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlerin hizmetinde bulunan halifelik silahı artık bu devletlere karşı çevrilmiştir. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, bütün İslam dünyasını İngiltere’ye karşı ayaklandırmaya kalkışan ve savaşın ilk iki yılında bu yolda kısmen başarı sağlayan Osmanlılara bütün İslam dünyasının unutamayacağı bir ders vermek istemiştir.

Bu durumu Lloyd George anılarında şöyle açıklamıştır: “ İngiliz İmparatorluğu için, Türkiye ile savaşın özel bir önemi vardı. Osmanlı halifesi, İslam dünyasının başı idi ve İngiliz İmparatorluğu içinde, her yerden çok Müslüman vardı. Ayrıca Türkiye, İmparatorluğun deniz yolları üzerinde bulunuyordu. Gidiş geliş yolları ve doğudaki prestijimiz bakımından itibarlarını yitirmeleri önemli idi (18 )”.

Her ne kadar, İtilaf Devletleri 10 ocak 1917’de yayınladıkları savaş amaçlarında,” Müttefikler bencil çıkarlar için dövüşmediklerinin bilinci içindedirler. Her şeyden önce halkların bağımsızlığını, hakkı ve insanlığı kurtarmak için dövüşmektedirler (19 )” demişlerse de bu, hiçbir zaman sözle davranış arasındaki çelişkiden ileri gitmemiştir.

Nitekim, İtilaf Devletlerinin Osmanlı İmparatorluğuna karşı olan tutumlarını belirten: “Uygar dünya bilmektedir ki, Müttefiklerin savaş amaçları, her şeyden önce ve zorunlu olarak Türklerin kanlı istibdadına düşmüş halkların kurtarılmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa dışına atılmasını içerir(20)” şeklindeki açıklamaları, bu savaşta Osmanlı İmparatorluğunu parçalama ve yok etmeyi hedef aldıklarını pek belirgin bir dil ile göstermektedir.

Bu düşünce, Birinci Dünya Savaşının başında, önemli mevkilerde bulunan sorumlu kişiler tarafından da dile getirilmiştir.

Herbert Henry Asquith

Örneğin, İngiliz Başbakan’ı  Asquith 9 kasım 1914 günü parlamentoda şöyle konuşmuştur: “ Osmanlı Devleti kılıcını çekmiştir ve kılıçla ortadan kaldırılacaktır(21)”.

Düyunu Umumiye (Dış Borçlar İdaresi)’deki İngiliz temsilcisi Sir Adam Block savaşın başlaması üzerine İstanbul’u terk etmek zorunda kalırken, şu görüşü ileri sürmüştür: “Eğer Almanya kazanırsa, siz de Alman sömürgesi olacaksınız; İngiltere kazanırsa mahvoldunuz (22)”.

O sıralarda İngiliz Savunma Bakanı olan Lord Kitchner’de; “ Osmanlıları mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz (23)” demekten kendini alamamıştır.

 

Lord Curzon                                                    Lord Kitchner

Lord Curzon’un yargısı şöyledir: “ Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan kilisesi idi. Elbet eski durumuna getirilecektir. Savaşı en az iki yıl uzatan bize paraca milyonlara, can kaybı bakımından onbinlere mal olan bir düşmanı yenerek elde ettiğimiz bu fırsatı yitirmememiz uzak görüşlülük gereğidir (24)”.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasındaki İngiltere – Türkiye ilişkileri konusunda ilgi çekici bir kitap yayınlayan David Walder’e göre de Lloyd George, “Yakın Doğu’ya çalışkan, Hıristiyan köylülerini yerleştirmek, eski Yunan ve Roma uygarlıklarını canlandırmak” düşü içindeydi (25).

Amerika Cumhurbaşkanı Wilson 10 ekim 1917’de en yakın çalışma arkadaşı Albay House’a “ Türkiye’nin haritadan silinmesi” görüşünde olduğunu söylemiştir (26).

Bütün bunları bilmezlikten gelen Lord Kinross, “Atatürk” adlı eserinde Lord Curzon’un 1919 yılının ocak ayında Paris’te toplanan Barış Konferansına sunduğu raporda : “ Sadece Osmanlı İmparatorluğundaki Ermeniler ve Araplar gibi Türk uyruklu ırklara değil, Türklere de kendi kaderlerini kendi seçme hakkı tanıyordu” diye yazmıştır (27).

Her ne kadar zaman, konuşmalardaki bazı sivrilikleri aşındırmışsa dana fikirde bir değişiklik yapmamıştır. Olayların gelişmesi de bunun böyle olduğunu göstermiştir.

Örneğin, Wilson’un 14 maddelik ünlü bildirisinde Türkiye ile ilgili 12. Madde, 8 ocak 1918’de dünya kamuoyuna şöyle açıklanmıştır: “ Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarına güvenilir bir egemenlik sağlanmalı, fakat halen Türk yönetimi altında bulunan öteki milletlere, her türlü kuşkudan uzak bir yaşama güvenliği ve kesinlikle engelsiz bir kendi kendilerine gelişme olanağı verilmelidir. Boğazlar, bütün milletlerin gemilerine ticaretine, serbest geçiş için, milletlerarası garanti altında, sürekli olarak açık bulundurulmalıdır(28)”. Başkan Wilson bu bildirisi ile sözde Thomas Jefferson’un “milletlerin kaderlerini tayin hakkı” ilkesini dile getirmiştir. Fakat gerçekte bu ilkenin Türk ve Müslümanlara uygulanmayacağının çarpıcı örneğini önce, Filistin’de “Yahudi Yurdu” kurulması konusunda vermiştir. Bilindiği gibi, 1918 ağustosunda ( ilkelerinin yayınlamasından bir sene bile geçmeden ) Balfour Bildirisi’ni imzalamış ve böylece Müslüman Filistinlileri yurtlarından kovup, dışarıdan Yahudi göçmen getirmeye dayanan İsrail devletinin temelleri atılmıştır(29). Oysa bu sırada Filistin’de 600 bin Müslüman, 75 bin Hıristiyan ve 65 bin Yahudi vardır. Başkan Wilson, bu tutarsızlığı Türkiye için de göstermiştir. Bu durumu Amerikalı profesör L. Evans şöyle dile getirmiştir: “Wilson ve House, ABD savaşa katılmadan önce gizli paylaşma anlaşmalarının en önemlilerini ana çizgileri ile bilmekteydiler. Müttefiklerin Osmanlı İmparatorluğuna son vermek istedikleri, Wilson ve House tarafından yalnız bilinmekle kalmıyor, aynı zamanda onaylanıyordu. İmparatorluğun, savaşın beklenen galipleri arasında paylaşılmasını sağlamaktan uzak bile olsalar, Osmanlı İmparatorluğuna son verilmesinden yanaydılar(30)”.

Oysa, Başkan Wilson, Amerika’nın menfaati söz konusu olunca, en küçük bir ödün vermeye göz yummak istememiş 8 Nisan 1913’te parlamentoya gönderdiği bir mesajda: “Ayrıcalığa en ufak bir benzerliği olan her şeyi ortadan kaldırmalıyız (31)” demişti.

 

ABD Başkanı Wilson                                               Thomas Jefferson

Ya Almanya savaşı kazansaydı, o zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu ne olacaktı? Bu sorunun cevabını eski Cumhurbaşkanlarından İsmet İnönü’nün bir anısında bulmak mümkündür. Bu anı, Sir Adam Block’un sözlerini doğrulamaktadır:

“Bir gün Genelkurmay Harekât Şube Müdürü İsmet ( İnönü ), kendisi ile birlikte çalışan yüksek rütbeli bir Alman subayına der ki:

  • Canım siz kalabalıksınız, endüstri devletisiniz. Belçika’da öyle. Onu kendinize mi katacaksınız? Yahut aynı durumdaki Avrupa devletlerini mi? Zaferden sonraki kazancınız ne olacak?

 

Subay, kendi aralarında sık sık bu konuyu konuşmuş olacaklar ki, ağzından kaçırıverir: “ Die Turkei ! (32)”.

Buraya kadar yapılan açıklama gösteriyor ki, Batılı devletler hep Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi sömürü düzeni içine almak çabası içinde bulunmuşlardır.

 

Kaynak: Türk Devrimi ve Kurtuluş Savaşı, Gnkur. Basımevi, 1976

Hazırlayan: Bağımsız Rehberler Platformu

 

(*) – Merkez Devletleri: Almanya ve Avusturya – Macaristan devletlerine verilen bir isimdi. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan da bu topluluğa katılmışlardır.

(1) – T.C. Gnkur. Harp Tarihi Bşk.lığı Yayınları: Türk İstiklal Harbi, c.1: Mondros Mütarekesi ve tatbikatı, Ankara Gnkur. Basımevi 1962, s. 11 – 27.

(2) – Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet Gazetesi, 30 Ağustos 1974, s.2.

(3) – Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, c.1, İstanbul, İstanbul Matbaası, 1974, s. 38.

(4) – Hikmet Bayur, Türk İnkilap Tarihi, C.I, Ankara, 1963, s. 106.

(5) – Bayur, Türk İnkılap Tarihi, s. 106 – 107.

(6) – Bayur, Türk İnkılap Tarihi, s. 355; Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi C.I, İstanbul, İstanbul Matbaası, 1974, s. 39.

(7) – Belgelerle Türk Tarih Dergisi, sayı: 26, s. 54.

(8) – Larcher, La guerre Turque dans le guerre Mondiale, Paris, 1926, s.41.

(9) – İlhan Selçuk, Cumhuriyet, Panturkizm – Panislamizm, 29 mayıs 1976, s.2.

(10) – Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, C.I, Ankara, 1963, s. 123.

(11) – Bayur, Türk İnkılap Tarihi, s.269.

(12) – Larcher, la guerre Turque dans la guerre Mondiale, Paris, 1926, s.15.

(13) – Hanry Morgenthau, Secrets of The Bosphorus, Londra, 3. Basım, s. 105.

(14) – Celal Bayar, Ben de yazdım, C. V, İstanbul, 1967, s. 1569 – 1570.

(15) – Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C.II, İstanbul, 1974, s. 546.

(16) -  Zeki Velidi Togan, Hatıralar, İstanbul, 1963, s. 385.

(17) – Togan, Hatıralar, s. 386 – 388.

(18) – Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, Ankara, 1963, s.312.

(19) – Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C.I, İstanbul, İstanbul Matbaası, 1974, s.34.

(20) – Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, s.34.

(21) – Aynı eser, s.33.

(22) – Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1958, s. 29 – 30.

(23) – Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C.I, İstanbul, 1974, s.33.

(24) – Gottard Jaeschte, İngiliz Belgeleri, s. 52 – 54.

(25) – David Walder, Çanakkale Olayı, İstanbul.1971, s. 224.

(26) – Harry N. Howard, The partiton of Turkey, s.202.

(27) – Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1969, s.226.

(28) – Prof. L. Evans, United States poliey and the partiton of Turkey, s. 74 – 76.

(29) – Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C.I, İstanbul, 1974, s.304.

(30) – Prof. Laurence Evans, United States policy and the partiton of Turkey, s.52.

(31) – ABD Dışişleri Bakanlığı, Amerika Tarihinin Anahatları, İktisadi İşbirliği İdaresinin Ankara’daki Türkiye Özel Misyoncu tarafından neşredilmiştir, Ankara, s.137.

(32) – Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1958, s.33.

                 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !