Embed

İnsanın Evrimi

Taşlardan, topraklardan, madenlerden; bitkilerden, hayvanlardan insana

kadar gelen bu süreç, ne türlü bir süreçtir? Bu akıl durdurucu görünümün

altında yatan nedir?

 

Şimdi artık bu çok yalın doğa yasasını açık seçik biliyoruz. Milyonlarca yıl

süren bu dramatik serüvenin altında yatan, doğanın evrensel evrim yasası’dır.

Ama bu yasayı bilimsel olarak açıklayabilmek için Charles Darwin (1809-

1882) gibi bir bilgin gerekiyordu.

 

Öküze, korunması için, boynuz verilmiş. Ya mürekkepbalığı korunmayacak

mı? Onun da boyası var. Mürekkepbalığı öylesine boyar ki suyu, saldıranlar ne etseler onu bulamazlar. Boynuzsuz, boyasız tavşan da çevik bacaklarına

güvenir. Kuşlar kanatlanıp uçarak kendilerini kurtarırlar. Ya boynuzsuz,

boyasız, kanatsız, hantal bacaklı insan? Onu da usu (aklı) koruyacak. İyi ama

neden kimine boynuz, [sayfa 12] kimine boya, kimine çevik bacak, kimine kanat,

kimine us? Örneğin bütün varlıklar boynuzlu olamazlar mıydı?

Bu soruya Darwin’den çok önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829)

karşılık vermişti: Hayır, olamazlardı. Çünkü her varlık; içinde varlaştığı özdeksel

koşullara göre oluşuyordu. Ne türlü koşullar içindeyse o türlü olmak zorundaydı.

Kuşu varlaştıran koşullar çevik bacakları gerektirmediği gibi öküzü

varlaştıran koşullar da usu gerektirmiyordu. Gereksinme (ihtiyaç) organ yaratmaktaydı.

Buna karşı, artık gereksenmeyen organlar da köreliyor ve ortadan

kalkıyorlardı. Ortamın zorlamasıyla meydana gelen özellikler kalıtımla kuşaklardan

kuşaklara geçiyor, geçerken daha da gelişiyorlardı. Örneğin zürafa,

önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı.

Yaşadığı çevre çölleşince başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek dallardan

sağlamak zorunda kalmıştı. O yüksek dallara erişebilmek için de zorunlu

olarak bacakları ve boynu uzamıştı.

 

Ne var ki bu karşılık evrimi açıklamaya yetmiyordu. Daha başka ve haklı

soruları da karşılayabilmek gerekiyordu. Çevresel koşulların etkisiyle varlaşan

özellikler nasıl oluyor da kuşaklardan kuşaklara geçebiliyordu? Ortam adı verilen

bilinçsiz bir güç bu kadar düzenli ürünler meydana getirebilir miydi?

Darwin’in büyük önemi, bu soruları bilimsel olarak karşılamasındadır.

Darwin bu alana bol sayıda bilimsel kanıtlar getiriyor. Kendinden önce bu

alanda çalışan Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet vb. gibi evrimcilerin

kuramsal varsayımlarını düzeltiyor ve bilimsel olarak doğruluyor. Özellikle

Lamarck’ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını yepyeni doğal

ayıklama ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendiriyor. Darwin’e göre yaşam

kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalırlar ve türlerini sürdürürler.

Bu, bir doğal ayıklanma ya da doğal seçme (selection naturelle)’dir.

Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler,

soyaçekimle yeni kuşaklara geçmektedir, hem de daha gelişerek. Bitki

ve hayvan yetiştirenler kuraldışı (müstesna) özellikler gösterenleri birbirlerine

aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı

doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.

 

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan

yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren

bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz

yirmi beş milyon yarışçı arasından hangisi amaca daha önce varır, yumurtayı

gizlendiği köşede bulabilirse, doğacak çocuğu o meydana getirecektir. Kazanan,

en güçlüdür. Çünkü, en iyi koşucu, en iyi bulucu ve en iyi delici olarak

üç sınavda da başarıya ulaşmıştır. En güçlü, en iyi, en uygun böylelikle seçilir

ve yenilen iki yüz yirmi dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz

doksan dokuz olanak (imkan), doğal süpürgenin acımak bilmeyen süpürüşü

önünde ölüp giderler. Cinsi yaşatan, sürdüren en güçlülerdir (Dr. Fritz Kahn,

 İnsan ve Hayat, s. 38).

 

Darwin’e göre böylesine bir evrim sonunda hayvandan insana geçişte son

hayvan halkası maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün uygun

koşullar altında evrimi sonunda meydana gelmiştir.

 

Bir fille bir kertenkelenin, bir insanla bir solucanın aynı soydan olduklarını

hemen kavramak kolay değildir elbet. Prof. Alfred Weber, insanın bir maymun

değişimi olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere: Utanmayın, diyor,

aslandan ya da gül ağacından geldiğiniz söylenseydi, hiç kuşku yok, hoşunuza

gidecekti. Kutsal Kitap size, yüzyıllarca, bir toprak külçesinden var olduğunuzu

söyleyip durdu da niçin utanmadınız? (Felsefe Tarihi, s. 345- 346). Gerçekte

insanla hayvan arasında, sanıldığı kadar, büyük bir uçurum yoktur. Hayvanın

insana oranı, tomurcuğun çiçeğe oranı gibidir.

 

Antropoloji bilgini Sir Arthur Keith şöyle diyor: Darwinisme’i maymundan

hemen insana geçivermiş bir evrim zinciri olarak anlamak yanlıştır. Büyük

insan familyasının çeşitli gruplara ve bu grupların da çeşitli türlere ayrıldığı bir

eski dünya düşünün. Bugün maymunlar nasıl büyüklü küçüklü çeşitli gruplar

halinde görünüyorlarsa, o eski dünyanın insanları da öyle görünmekteydiler.

İşte bu çeşitli türler girdabı içinde bir tür, yaşama kavgasından artakalarak bugünkü

insan türünü meydana getirmiştir (A. Keith, İnsanlığın Eskiliğine Dair).

Darwin kuramı, evrene altı bin yıllık bir yaş biçen, gökle yer arasındaki bütün

varlıkların altı gün içinde yaratıldığını bildiren Kutsal Kitapları kökünden

çürütmektedir. Ondokuzuncu yüzyılın bütün dincileri, bu yüzden, Darwin’e

geniş çapta tepki göstermişlerdir. Oxford Piskoposu Wilberforce, Darwin’i savunan

Th. Huxley’e, kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi

maymundan geldiğini sormaktadır. Huxley, bu kabalığa şu karşılığı veriyor:

Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense,

alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih

ederim (A. Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, c. II, s. 109). Yurdumuzda da bu

kuramı tanıtmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi’nin yazılarına karşı o günün

hükümeti şu buyruğu vermiştir: Fîmâbâat Mithat Efendinin maymunlarına

dair matbuata zinhar nesne yazdırılmaması...

Huxley

 

Antropoloji alanındaki son bulgular günümüzden 400 milyon yıl önceki Silür

döneminde deniz hayvanlarının yaşadığını, 300 milyon yıl önceki Karbon

döneminde kara bitkilerinin belirdiğini, 150 milyon yıl önceki Jura döneminde

dinozorlarla sürüngenlerin göründüğünü, 60 milyon yıl önceki Eosen döneminde

de maymun ve ilerde insanlaşması muhtemel primatların çoğaldığını

meydana koymuştur. Bu çağlardan kalma fosil kalıntıları, günümüzden 35 milyon

yıl önceki Oligosen döneminde yaşamış olan Aegyptopitehecus Zeuxis’in

insanlaşmayı hazırlayan maymun türlerinden Drvopithecus’ün atası olabileceği

kanısını uyandırmıştır. Dryopithecus Africanus adı verilen bu maymun

türüyse, günümüzden 25 milyon yıl önceki Miosen döneminde yaşamıştı. Bu

çağda bulunan Ramapitehecus punjabicus ve Kenyapithecus Africanus’ün

insan türünü meydana getirecek olan ilk insanımsılar (Latince: Hominidae)

oldukları sanılmaktadır. 12 milyon yıl önceki Pliosen döneminden hiçbir fosil

 bulunamamışsa da milyon yıl önceki Pleistosen döneminden ilk insanlaşan

maymun grubu olduğu sanılan Australopithecus fosilleri bulunmuştur. Çünkü,

bunlara gelinceye dek bütün maymun grupları çoğunlukla ağaçlarda yaşarken

bu grubun yerde yaşadığı saptanmıştır. Bu maymun-insan fosillerinin

 ilki 1924 yılında Rodezya’da bulunmuştu. Daha sonra bu türden düzinelerle

fosil meydana çıkarılmıştır. Bu fosillerle birlikte bunlarca yapıldığı sanılan

yontulmuş çakıl taşları da bulunmuştur. Pleistosen döneminin üçüncü buz

çağından önce insan tüzünün geniş ölçüde yayıldığı sanılmaktadır. Neandertal

adamı bu ilk insanlardan biridir ve Homo sapiens Neanderthalensis adıyla

anılmaktadır. Bu dönemin dördüncü buz çağı Neandertal adamını hemen

tümüyle yok etmiştir. Ama, bu çağ sona ermeden Homo sapiens sapiens adı

verilen gerçek insanlar dünya üstünde görünmüşlerdir. Sürüp gitmekte olan

soyumuzun ataları bunlardır. Bu insanlar çeşitli ırklar halinde var olmuşlardır.

Bu ırkların ilki de Cro-Magnon ırkıdır.

 

Zaman içindeki bu tarihsel serüveninden de anlaşılacağı gibi, insan, doğanın

ürünüdür ve yaşambilimsel evrimin sonucudur. Yaşambilimsel evrimden

insansal tarihe geçiş emek’le başlamıştır. İnsansal emeği hayvansal çaba’dan

ayıran, bu emeğin bilinç’li oluşudur. Emek ve bilinç, birbirlerinin koşulu olarak,

insana özgü bir diyalektik ikileşme’dir. Yüksek hayvan türlerinde beliren

zeka ve onunla sınırlı olarak gelişmiş bulunan çaba, evrim sonucunda insansal

bilinç ve bilinçli emeğe dönüşmüştür. Bu gelişme, pek uzun bir evrimin

ürünüdür. Hayvansal zeka ve çaba, sadece doğadan yararlanmak’la kalmış,

doğayı yararına uygun olarak değiştirip, ona egemen olmak’la insanlaşmıştır.

İnsan, kendisini meydana getiren doğasal koşulları aşmakla varlaşmıştır ve

bundan ötürüdür ki, artık o, doğasal koşullara indirgenemez. Bilinç ve eyleminin

birbirlerini karşılıklı olarak etkilemesiyle gerçekleşen uzun bir evrim sonunda

alet yapmış ve hayvandan farklı olarak kendi kendini üretmiş’tir. Hayvan,

tek başına bir varlık olduğu halde, insan ancak toplumsal bir varlık’tır:

“İnsan, toplumsal ilişkilerinin toplamıdır”.

 

Ama gene de karşılanması gereken bir soru var: İnsan nedir? Madenler,

bitkiler ve hayvanlar arasında böylesine başkalaşmak (insanlaşmak) neden?

Hollandalı anatom Louis Bolk’a göre, bu başkalaşmanın nedeni, bireysel

gelişmedeki gecikmedir (Retardation kuramı). İnsana özgü nitelikler, bu

gecikmenin sonucudurlar. Hayvan doğduktan birkaç gün, ya da birkaç hafta

sonra yürür, insan ancak bir yıl sonra yürümeye başlar. Hayvanın büyümesi

birkaç gün ya da birkaç yılda biter, insanın büyümesi on dokuz yıl sürer.

Üretme yeteneği hayvanda birkaç ay ya da birkaç yılda, insanda on beş yılda

başlar. Hayvanlar tüylü doğarlar, insan on beş yıl sonra tüylenir. Daha pek çok

alanlarda da görüleceği gibi insan, pek uzun yıllar, doğuş sırasındaki durumunda

(embrional durum) kalır. Bu gecikme, sonunda insanın kılsızlığında

görüldüğü gibi büsbütün yok olmaya varacak olan (elimination) bir organ

gerilemesini, güçsüzlüğünü doğurur. Her hayvan çevresine uyar, insansa bu

güçsüzlüğünden ötürü çevresine uyamaz. Bu yüzden de yaşayabilmek için

çevresini kendisine uydurmak zorundadır. Tükenip yok olmamasını da gene

bu gecikmeye borçludur. Profesör Bolk’a göre, gelişmenin gecikmesi, bir iç

engelleme yüzündendir. Bu engellemeyi de iç guddelerin ürünleri olan hormonlar

sağlamaktadır. İnsan vücudunda engelleyici hormonların çoğalması,

beynin büyümesiyle bağlantılıdır. Zekanınsa, beynin bedene göre büyüklüğüyle

arttığını biliyoruz. Şu halde, denilebilir ki, insanın gücü güçsüzlüğündedir.

İnsan çevresine   uyamayacak kadar güçsüzleştiğinden, çevresini

kendisine uydurabilmek için akıllanmak zorunda kalmıştır. Beyni büyümüş,

zekası artmıştır. Maymun, soğuğa karşı, kıllanarak yaşar. İnsan kıllanamayınca,

maymunun derisini yüzüp kendi sırtına geçirerek yaşar. Bu yüzdendir ki,

dağ hayvanı dağda, ova hayvanı ovada, deniz hayvanı denizde, sıcak hava

hayvanı sıcakta, soğuk hava hayvanı soğukta yaşayabildiği halde insan, dünyanın

her köşesinde yaşamaktadır.

 

İsviçreli zoolog Portmann da, insangillerin (hominid) başkalaşmasını erken

doğumlarına bağlamaktadır. Bu erken doğuş, kuşaklar boyunca, olağanlaşmıştır.

İnsan, doğduktan sonra daha bir yıl ana rahmindeki gibidir, hızlı

bir büyüme içindedir. Bir yıl sonra bu büyüme yavaşlar. Maymungiller (anthropoid)

yetişme çağına eriştikleri zaman insangiller henüz erginleşmeye

başlamışlardır. İnsanın erken doğuşundan ileri gelen bu gecikme, ömrü boyunca

sürmektedir. Bu gecikme, insan yavrusunun uzun yıllar ana babasınca

beslenmesini gerektirir. Evlilik kurumunun biyolojik temeli budur. Güçsüzlüğün

nedeni olan erken doğum, güçsüzlüğün gereği olan beyni zorlamıştır.

Portmann’a göre insan, insanlığını erken doğuşuna borçludur. Görüldüğü gibi,

Adolf Portmann’la Louis Bolk, bu konuda birbirlerini tamamlamaktadırlar.

Alman antropologu Profesör Arnold Gehlen, ortak bir atadan gelmiş oldukları

halde, insanla hayvan arasında bir nitelik (mahiyet) ayrımı bulunduğu

kanısındadır. İnsanda bir hayvanlık vardır ama, insan denilen varlık, bu hayvanlığın

sınırını aştıktan sonra başlar (A. Gehlen, Der Mensch, Seine Natur and

Seine Stellung in der Welt, 1940). Hayvanın her organı; bir çevreye uymadır.

İnsanın hiçbir organı, çevreye uyma değildir. Hayvanın herhangi bir organını

ele alarak onun yaşadığı çevreyi, yediği şeyleri, karşılaştığı düşmanları ortaya

koyabiliriz. Devekuşu step için, şempanze orman için yapılmıştır. Buna karşı

insanın, doğanın hiçbir koşuluna uygun gelen hiçbir organı yoktur. Buz çağı

hayvanlarının hepsi tüylüdür. Buz çağı insanı tüylü değildir. İnsan, yaşamasını,

hayvan gibi çevreye uymasına değil, kendine özgü bir özellikle çevreyi kendisine

uydurmasına borçludur. İşte insan demek, bu özellik demektir. Hayvanlık

alanında çevreye göre organların özelleşmesi kavramı (specialisation),

insanlık alanında çevrenin özelleştirilmesiyle elde edilmiştir. Hayvan, doğa

karşısında tam ve uygun, insansa eksik ve doğaya karşıt bir varlıktır. Hayvanın

bütün davranışları doğanın isteğine göre düzenlenmiştir, insanın bütün

davranışlarıysa doğaya karşıdır. İnsan varlığı, dik yürüme ve bunun ardından

beynin büyümesi ve zekanın ortaya çıkmasıyla başlar. Dik yürüme, insanın

ellerini serbest kılmıştır. Ayaklık etmekten kurtulan eller boş kalınca, zekanın

güdümüyle, aletleri işlemeye ve kullanmaya başlamıştır. Hayvan, organlarının

özelleşmesi yüzünden çevresine bağlıdır. İnsansa, organlarının özelleşme

mesi yüzünden çevresine karşı özgürdür. İnsan, özgürlüğünü, beyin-el diyalektiğine

borçludur. Bu yüzdendir ki, hayvan uygunsuz koşullar içinde türünü

yok ettiği halde, insan her çeşit koşullar içinde türünü sürdürmektedir. Beyin

ve el, insanı bütün özel durumlar karşısında özgür kılmıştır. İnsan bu çevre,

koşullarını değiştirebilir ya da onlara karşı kendini koruyabilir, doğayla savaşabilir

ve doğayı yenebilir. Böylesine bir güç, insandan   başka hiçbir

canlıda yoktur. Hayvan aletsiz yaşayabildiği halde, insan aletsiz yaşayamaz.

Ateş, balta, silah vb. gibi aletlere sahib olmayan insan doğayı yenemez ve

tükenip gitmek zorunda kalırdı. Şu halde insan, doğayla değil, kültürle bir bağlantı

içindedir. Kültür, zekayla değiştirilen bir doğa, yeniden ve insana göre

yapılmış bir doğadır.

 

Buna karşı, insanla hayvan arasında hiçbir nitelik ayrılığı bulunmadığını;

insanın gelişmiş zekalı bir hayvan olduğunu ileri süren kuramlar da vardır. Bu

kuramlara göre; insan yetenekleri (kabiliyetleri) hayvan yeteneklerinin yetkinleşmiş

(mükemmelleşmiş) bir biçiminden başka bir şey değildir. W. Köhler,

zekanın hayvanlarda da bulunduğunu tanıtlamıştır. İnsanda karşılaştığımız

töre (ethik), değer ölçüleri, toplumsallığın meydana koyduğu, doğayla hiçbir

ilgileri bulunmayan fenomenlerdir. İnsanca bir özellik olarak ileri sürülen dil

fonksiyonu da nihayet gelişmiş bir beyin işidir. Dil fonksiyonu, beyinde, silvius

yarığı dolaylarına yayılmıştır (bkz. J. Lhermitte, Les Mécanismes da Cerveau).

Maymungillerde kendilerine göre bir dil bulunduğu Gerner ve Schwidetzky’nin

gözlemleriyle doğrulanmıştır. Kohts yirmi üç sözcüklü, Blanche W. Learned

otuz iki sözcüklü bir maymunca bulunduğunu ileri sürmektedirler (bkz. Jean

Rostand, Biyoloji Açısından İnsan, Ender Gürol çevirisi, 1964). İnsanlık yapıyla

hayvanlık yapı arasında, temelde, hiçbir ayrılık yoktur. İnsanlık yapıda görülen

organ eksiklikleri, bu organların görevlerini beynin yüklenmesi yüzünden

meydana gelen doğal gerilemeler, daha açık bir deyişle, gereksiz kılınmalardır.

Tüylü bir hayvanın derisini yüzüp sırtına geçirmeyi beceremeseydi, soğuktan

donmamak için, insan da tüylenecekti.

Bilimsel bulgular, insanı insan edenin emek (iş) olduğunu tanıtlıyor. Hayvan

doğada bulduklarıyla yetinir, insansa doğayı emek harcayarak üretir. İnsan,

alet yapan bir hayvandır. Ancak alet işi değil, iş aleti doğurmuştur. Elin

gelişmesi, insangillerin başkalığında, atılmış en önemli bir adımdır. Kant’ın da

dediği gibi, el, dışarıya doğru uzamış bir beyindir. Tüylü atalarımız dik yürümeyi,

bir zorunluk olarak göze almışlarsa, bunun nedeni, ellerin başka türlü

işler yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Maymunlarda bile eller, tırmanmak

için, ayaklardan başka türlü kullanılmaktadır. El, işin bir aleti değil, işin ortaya

çıkardığı bir üründür. El, yetkinleşmesini yaptığı işlere borçludur. Elin gelişmesi,

insan yapısının bütün bölümlerini doğrudan doğruya etkilemiştir. İşin

eli ve karşılıklı olarak elin de işi geliştirmesi insangillerin işbirliğini zorunlu

kılmıştır. Bu işbirliği, başka bir deyişle toplumsallık, insanları, birbirlerine söylemeleri

gereken bir şeyleri olmak durumuna getirmiştir. Dil, bu zorunluktan

doğmuştur.

 

İnsanbilim (antropoloji) alanına büyük katkılarda bulunan, Friedrich En

gels, Doğanın Diyalektiği adlı ünlü yapıtında şöyle der: “Ekonomi politikçiler iş

(emek) bütün zenginliklerin kaynağıdır, derler. Fakat iş, bundan da öte sonsuz

bir şeydir. İnsanın tüm varlığı için ilk temel şart odur ve bu ölçüdedir ki bir

anlamda insanı iş yaratmıştır, dememiz gerekir. Yüz binlerce yıl önce, jeologların

üçüncü zaman dedikleri, henüz kesinlikle saptanamayan dünya tarihi

dönemi sırasında, belki de onun sonlarına doğru, dünyanın sıcak bölgesinde

muhtemelen şimdi Hind Okyanusunun  dibine batmış büyük bir kara

parçası üzerinde insan benzeri maymunların son derece gelişmiş bir kuşağı

yaşıyordu. Bizim bu ecdadımızı Darwin aşağı yukarı tanımlamıştır. Bunların

bedeni tamamen kıllarla örtülüydü, sakalları ve sivri kulakları vardı ve topluluk

halinde ağaçların üstünde yaşıyorlardı. Bu maymunlar, belki de özellikle

yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı

fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını

yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece

maymundan insana geçiş’in en önemli adımı atılmış oldu. Bugün bütün

insan-benzeri maymunlar ayakta durabilirler ve iki ayak üzerinde hareket

edebilirler. Ama bunu yalnız zorunlu hallerde ve pek beceriksizce yaparlar.

Doğal yürüyüşleri yarı-dik’tir ve ellerini de kullanırlar: Çoğu ise el kemiklerini

yere dayar ve sakat bir kimsenin koltuk değnekleriyle yürüyüşü gibi bükük

bacaklarla uzun kolların arasında bedenlerini titretirler. Genel olarak maymunlarda

dört ayak üzerinde yürümeden iki ayak üzerinde yürümeye geçişin

bütün basamaklarını bugün bile görebiliyoruz. Ama iki ayak üzerinde yürüme

onlar için bir son çare olmaktan öte gitmemiştir. Kıllı ecdadımız arasında dik

yürüme zamanla bir gereklilik haline geldiyse, bu, arada geçen zamanda eller

için gittikçe değişik çalışma şekilleri gelişmesini zorunlu kılmıştır. El ve

ayağın kullanılmasında bazı farkların meydana gelişi maymunlar arasında da

görülür. Belirtildiği gibi ağaca tırmanırken el, ayaktan başka türlü kullanılır.

Daha aşağı memeli hayvanların ön ayaklarının kullanılışı gibi, el daha çok yiyeceklerin

toplanmasına ve tutulmasına yardım eder. Bazı maymunlar ağaçlarda

yuvalarını ellerle yapar, hatta şempanze gibi kötü havadan korunmak

için dalların arasında çatı meydana getirirler. Düşmanlara karşı korunmak

için sopaları ellerle yakalar, ya da meyveleri ve taşları bunlarla fırlatırlar. Yakalandıklarında

insanlardan kopya ettikleri birçok basit hareketler için ellerini

kullanırlar. Ama insana en çok benzeyen maymunların bile gelişmemiş eli ile

binlerce yüzyıllık iş yoluyla son derece gelişmiş insan eli arasındaki farkın ne

kadar büyük olduğu burada anlaşılır. Kemiklerin ve kasların sayısı ile genel

düzeni ikisinde de aynıdır. Ama en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymun elinin taklit

edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli taş bıçağın en kabasını

bile meydana getirememiştir. Ecdadımızın binlerce yıllık sürede maymundan

insana geçiş sırasında yavaş yavaş eli uydurmayı öğrendikleri ilk hareketler

başlangıçta herhalde en basitleriydi. En ilkel vahşiler, hatta aynı zamanda fiziksel

bir gerileme göstererek daha çok hayvana benzer bir duruma dönüşenler

bile, bu geçiş dönemi yaratıklarından çok daha üstündür. İlk çakmak taşı

insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar, öyle zaman dönemleri geçmiştir

ki, bizce bilinen tarihsel dönem onunla karşılaştırılınca önemsiz kalır. Ama

asıl adım atılmıştı, el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler

kazanabiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor

ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda bu işin

ürünüdür de. Ancak iş, gittikçe yeni hareketlere uyma, bu yoldan geliştirilmiş

kasların, bağ organlarının, daha uzun dönemler içinde kemiklerin kalıtsal yoldan

geçmesi bu kalıtsal inceliğin yeni, gittikçe daha karmaşık hareketlere gittikçe

yenilenen biçimde uygulanması, insan elini Rafael’in tablolarını,

Thorwaldsen’in heykellerini ve Paganini’nin müziğini yaratabilecek bir mükemmellik

düzeyine kadar getirmiştir. Ama el tek başına değildi. O, son derece

karmaşık bir tüm organizmanın ancak tek bir organıydı. Elin yararlandığı

şeyden bütün beden de yararlandı, hem de iki yoldan. Önce, Darwin’in dediği

gibi, büyüme korelasyonu yasasından yararlandı. Bu yasaya göre, bir organik

varlığın ayrı parçalarının belli biçimleri, görünüşte onlarla bağıntısı olmayan

başka parçaların belli biçimleriyle her zaman bağıntılıdır. Böylece, çekirdeksiz

kırmızı kan hücrelerine sahip ve kafanın iki eklemle (kondil) kaburganın

ilk kemiğine bağlandığı bütün hayvanlarda hiç eksiksiz; yavruları emzirmek

için süt bezeleri de vardır. Bunun gibi, memeli hayvanlarda çatal tırnaklar

kural olarak geviş getirmek için kırkbayır ile bağıntılıdır. Belli biçimlerdeki

değişmeler, aradaki bağıntıyı açıklayabilecek durumda olmamıza rağmen,

öteki beden kısımlarının biçiminde de değişmelere sebep olur. Gözleri mavi

olan tamamen beyaz kediler her zaman ya da hemen her zaman sağırdır.

İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması,

hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları

üzerinde de etkisini göstermiştir. Elin gelişmesinin dolaysız, belirlenebilecek

biçimde geri kalan organizmaya yaptığı etki çok daha önemlidir. Daha önce

değinildiği üzere, bizim maymun ecdadımız sürü halindeydi, bütün hayvanların

en toplumsalı olan insanın, toplumsal olmayan bir önceki ecdattan çıkışını

aramanın imkansızlığı açıktır. Elin gelişmesiyle, işle başlayan doğa üzerindeki

egemenlik her yeni ilerlemede insanın görüş açısını genişletti. İnsan, doğadaki

maddelerde sürekli olarak yeni, o güne kadar bilinmeyen özellikler keşfetti.

Öte yandan işin gelişmesi, karşılıklı destekleme, ortaklaşa etkinlik hallerini

çoğaltma ve bu ortaklaşa etkinliğin her birey için sağladığı yararın bilincine

varma yoluyla toplum üyelerinin birbirine gittikçe yaklaşmasına zorunlu

olarak yardım ediyordu. Kısacası, oluşan insanlar, birbirlerine söyleyecek bir

şeylerinin bulunduğu noktaya eriştiler. İhtiyaç, kendine bir organ yarattı. Maymunun

gelişmemiş gırtlağı, durmadan daha gelişmiş modülasyon elde etmek

için yapılan modülasyon yoluyla yavaş, ama sağlam biçimde değişti ve ağız

organları yavaş yavaş birbiri ardından ahenkli harfleri söylemesini öğrendi...

Önce iş, sonra onunla birlikte dil, bir maymunun beynini etkileyen en önemli

iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen

çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir”

(İbid, Ankara 1970, Arif Gelen çevirisi).

Görüldüğü gibi, insan usunun, ne kökeninin ne de özünün, sadece do

ğal ve yaşambilimsel (tabii ve biyolojik) etkenlerle açıklanamayacağı açıktır.

Usun ve bilincin özü, ancak toplumsal (içtimai, sosyal) karakteriyle kavranabilir.

İnsan toplumu olmaksızın insan usu, insan bilinci ve insan düşüncesi

de olamazdı. A. Spirkin ve O. Yakhot, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm adlı

yapıtlarında bu konuda şu somut örneği verirler: “Hepimiz ormanlarda hayvanlar

tarafından yetiştirilen ve sonradan insanlar tarafından bulunan çocukların

öykülerini duymuşuzdur. Bu tür olayların en heyecanlısı 1920 yılında

Hindistan’da ortaya çıkanıdır. Öksüzler evinin başkanı olan Mr. Singh, birtakım

garip varlıkların kurtlarla birlikte bir mağarada yaşadıklarını [sayfa 19] duyar.

Halk bunların hayalet olduklarını söylemektedir, fakat daha sonra bunların iki

küçük kız çocuğu oldukları anlaşılır. Bu çocuklar kurtların elinden alınır ve

öteki çocuklarla birlikte yetiştirilmek üzere öksüzler evine getirilir. Ancak kızlar

çevreleri için büyük bir dert kaynağı olurlar. Çünkü, bir insandan doğmuş

olmalarına rağmen; iki küçük hayvan gibi davranmaktadırlar. Hayvanların

arasında geçen yaşamları yalnız davranışlarını değil, aynı zamanda bedensel

yapılarını da etkilemiştir. İnsanların önemli özelliklerinden biri olan dik

yürüme bu çocuklarca bilinmemektedir. Ayrıca insan bilincine ve düşünme

yeteneğine veya insanca duygulara, heyecanlara sahip oldukları yolunda da

hiçbir belirti yoktur. Alacakaranlıkta yaşarlar, gündüzleri uyur, gece olunca hareketlilik

gösterirler. Yıllar geçer. Zamanla, büyük çabalar sonucunda, fakat

yavaş yavaş, insanca özellikler belirmeye başlar. İlk sözcükler söylenir. Çevrelerinde

olup bitenleri kavradıklarını gösteren insanca kavrayışın ilk belirtileri

ortaya çıkar. Başlangıç kavramları biçimlenir ve küçük hayvanlar insana dönüşmeye

başlarlar. Ne yazık ki büyüyemeden ölürler. Bu gerçekler bize neyi

anlatır? İlkin bilincin doğal yaşambilimsel kaynağı kuramının tamamen yanlış

olduğunu gösterir. Kaba ya da bilimsel olmayan özdekçiler (maddeciler) insanın,

doğanın çocuğu olduğunu ileri sürerlerdi. Bu iddiada, bilincin kaynağının

doğaüstü olduğu yolundaki idealist ve teolojik iddialarla çeliştiği ölçüde

gerçeklik payı vardı. Fakat, insan bilincinin yalnız doğal temelini vurgulayan

metafizik özdekçilik de tümüyle doğru değildir. Bu gerçek, kurtlardan kurtarılan

çocuklar olayında hiç kuşku bırakmayacak bir biçimde kanıtlanmıştır.

Bilinç, örneğin ellerimiz, kanımız, gözlerimiz ve saçımızda sözkonusu olduğu

gibi doğanın basit bir ürünü değildir. Bilincin ortaya çıkabilmesi ve görevini

yapabilmesi için, doğal yaşambilimsel temelinin yanısıra, toplumsal koşullar

(toplumsal yaşam ve insan toplumu) da gereklidir. İnsan bilinci karakteri itibariyle

toplumsaldır. İnsanın toplumsal ilişkilerinden, toplumsal yaşamından

ve hareketliliğinden soyutlanmış olarak ortaya çıkamaz. Bir çocuk, ancak bir

insan topluluğu içinde yaşayarak, bir insan olabilir” (İbid, Bilim Yayınları, Engin

Karaoğlu çevirisi, s. 53-5). İnsanın özü, tek başına bir bireye özgü ve soyut

bir şey değil, toplumsal ilişkilerinin tümüdür. Bu gerçek, genel olarak insan

konusunda herhangi bir akıl yürütmeyi gereksiz ve olanaksız kılar. İnsan, bütün

insanlığın gelişmesinin bir ürünüdür (Nasıl ki bir elma da, elma ağacının

değil, bütün bir doğanın ürünüdür). İnsan, toplumsal soyunun, yüzbinlerce

yıllık deney ve bilgi mirasına sahiptir.

İnsanbilim (antropoloji), doğal varlıklar içinde insanın özelliklerini içgüdüler,

dil ve düşünce, teknik, us ve eylem alanlarında da en ince ayrıntılarına

kadar incelemiş ve bilimsel gerçekler ortaya koymuştur.

İnsanı insan eden, kendine özgü içgüdüleri midir?... Bu sorunun karşılığı

kesindir: Hayır. Önce, içgüdülerin, şimdiye kadar sanıldığı gibi psişik değil,

fizyolojik oldukları anlaşılmıştır. İçgüdü, bir düşünce işi değil, bir beden yapısı

işidir. Her hayvan türü için başka olan davranış biçimleri, hayvan fizyolojisini

biçimlendirip, soydan soya geçerek içgüdü haline gelmişlerdir. İçgüdüler

öğrenilmezler ve deneme yoluyla kazanılmazlar. Dahası var, içgüdüsel davranışlarla

öğrenilmiş davranışların gelişmeleri birbirleriyle ters orantılıdır. Öğrenebilen

hayvanların içgüdüleri, [sayfa 20] öğrenebildikleri oranda, azalmaktadır.

Bu anlamda, insan denilen varlıkta hiçbir içgüdü bulunmamaktadır. İçgüdü,

belli bir olay karşısında belli bir davranıştır. Düşmanını görmek, hayvanı ya

bağırtır, ya kaçırtır, ya da düşmanına saldırtır. İnsanınsa ne türlü davranacağı

belli değildir, daha doğrusu ne türlü davranacağı o anda içinde bulunduğu

sosyal, ethik ve entellektüel koşullara bağlıdır. Bağırmak, kaçmak, saldırmak

şöyle dursun, insan –eğer o anda işine öyle geliyorsa– düşmanını yanaklarından

öpebilir. Ama, içinde, gene de hoş olmayan bir duygu kıvranır. İnsanın

içgüdüsü işte bu kadarcıktır ve pek güçsüzdür. Onu fizyolojik bir davranışa

sürükleyemez. İnsanın soydan gelen içgüdüsel davranışlarının yerini, zeka ile

ilgili plastik (birbirleriyle kaynaşabilen) davranışları almıştır. İnsanın, içgüdüleri

değil, içgüdü kalıntıları olan içtepileri (ilcaları, impuls’leri) vardır. İnsanın

özelleşmiş organları olmadığı gibi, özelleşmiş davranışları da yoktur.

Buna karşı, dil ve düşünce, insanı insan eden insanca özelliklerin başında

geliyor. İnsan, dünyaya açılan ilk canlıdır. İnsanın dünyaya açılmasını dili

ve düşüncesi sağlamıştır. Yirmi milyon yıl önce yaşadığı sanılan aynı türden

geldikleri halde, çağdaş maymunun bilgisizliğine karşı çağdaş insanın üstün

bilgisi, insangillerin ağızlarındaki dili gereği gibi kullanabilmelerinden doğmuştur.

Çağdaş maymun, aşağı yukarı, yirmi milyon yıl önceki ortak atamızın

deneylerini tekrarlamaktadır. Maymun, pek yavaş gelişen bireysel değerleriyle

birlikte göçüp gidiyor. İnsanın bireysel değerleriyse, sözcüklerin gücüyle gittikçe

toplumsallaşmaktadır. Maymun, çocuğuna hemen hiçbir bilgi veremeden

ölür. İnsan, çocuğuna yirmi milyon yıllık bir bilgi bırakır. Dil, insangillere,

kendisini öteki canlılara pek üstün kılan hızlı bir gelişme sağlamıştır. İnsanın

dilini kullandığı günden beri yepyeni bir diyalektik gerçekleşmeye başlamıştır.

Bu diyalektik, dil düşünce diyalektiğidir. İnsanın özgürlüğü, diliyle gerçekleşmektedir.

Düşüncenin dile bağlılığı (identik birliği) tanıtlanmıştır. İlk düşünen

ilk konuşandı. Konuşmadan düşünme yetisi, uzun bir süre sonra gelişmiştir.

Dil ve düşünce, birbirlerini karşılıklı etkileyerek, genel diyalektiğin içinde, çok

hızla gelişen özel bir diyalektiğe başlamış bulunmaktadırlar. İnsan, sözcüklerle

özetleyerek dünyanın fizik yükünden kurtulmuştur, bilgi elde edebilmek

için harcamak zorunda bulunduğu gücü ve süreyi kazanmıştır. Artık gitmesi,

görmesi, dokunması, bulması, işitmesi, araması, koklaması, tatması gerekmez.

Düşünmesi yeter. Dil ve düşünce diyalektiği, geçmişle geleceği birleştir

miş, uzaklığı yakına getirmiştir. Hayvan geçmişini bilemez, insan bilir. Hayvan

geleceğini tasarlayamaz, insan tasarlar. İnsan, dillenmesi yüzünden, süreyi ve

uzayı (zaman ve mekanı) eline geçirmiştir, başkalarının deneyleriyle eylemde

bulunmaktadır. Ralp Waldo Emerson’un dediği gibi: Eğitilmiş bir köpek, başka

bir köpeği eğitemez. Bu başarı, dil düşünce gücüyle, insanca bir başarıdır.

De la Mettrie’nin dediği gibi, ağızdan sözcükler çıkmadan önce neydi insan?

Öteki türlere göre daha az içgüdüsü olan kendi türünün hayvanı. Kendini kral

görmezdi. Maymun kendine neyse, o da kendine oydu (La Mettrie, L’Homme-

Machine, 1748).

İnsanca özelliklerden biri de, tekniktir. İnsan, içgüdülerinin eksikliğini nasıl

zekasıyla gideriyorsa, organlarının eksikliğini de teknikle giderir. Uçmak için

kanatları [sayfa 21] olmayan insan uçma makinesi yapar, kanat organının eksikliğini

teknikle giderir. Ayrıca insan, birçok organlarının görevlerini de tekniğe

yükler. Araba yapıp ayaklarıyla yürümekten kurtulur, asansör yapıp merdivenleri

tırmanmaktan kurtulur. Bunlardan başka insan, birçok organlarının görevini

de teknikle aşar. Sesini işittiremeyeceği uzaklıklara telefon telleri çeker,

yumruğuyla vuracağına bir taşla vurarak işini daha iyi yapar, gözleriyle göremediğini

dürbünle görür. Teknik, her gün biraz daha, organik doğayı görev dışı

bırakmaktadır. Uygarlığımızda yük taşıyıcı hayvanların yeri her gün biraz daha

azalmaktadır. İnsan, dünyayı teknikle değiştirebilen tek canlıdır. Ya kendine

organlar yaratır, ya organlarının işgücünü artırır, ya da kendi organlarının işini

doğaya gördürür. İnsan, tekniği zekasıyla ortaya koyar. Teknik, doğada yoktur:

Örneğin bir mihverin çevresinde dönen tekerlek, insan zekasının ürünüdür,

doğada böyle bir şey bulunamaz. İnsanın yarım milyon yıl önce yaptığı bıçak,

doğada yoktur. Çividen, düğmeden tutun da buhar makinesine kadar hiçbir

teknik aleti doğada bulamazsınız. İnsan, işlerini tekniğe gördürürken, kafa

çalışmalarına ayıracağı süreyi de artırmış olmaktadır. Teknik, ayrıca, insanı

doğaya bağlılıktan da kurtarmıştır. Artık insan, atın yürüme, ağacın büyüme

hızına bağlı değildir. Atın yerine otomobili, ağacın yerine kömürü ve petrolü

koyarak bütün kültür süreçlerini hızlandırmıştır. İnsan, yepyeni bir doğa yapabilmek

gücünü kazanmaktadır. Örneğin doğada yirmi milyon elektrovoltluk

elektrik gerilimleri yoktur. Oysa insan, böyle bir gerilimi teknikle meydana

getirerek bu durumda doğanın nasıl davranacağını deneyebilmektedir.

Görüldüğü gibi, insanı insan eden emek, iş, tek sözle eylem (action)... Kafadaki

beyni us, ön ayakları el, ağızdaki tad alma organını konuşan dil eden

hep o.

İnsan türünü meydana getiren hayvanın, öteki hayvanlara baskın çıkan

eylemselliği nereden doğmuştur? Soru, karşılığını, insanın atası hayvanın öteki

hayvanlara göre daha çok oyunseverliğinde bulmaktadır. Nitekim, insan

çocuğunun maymun çocuğundan daha oyuncu olduğu bilinmektedir. İnsan,

duyulur izlenimler yığınını oyunla düzenlemiştir. Oynayan çocuk, ilkin, hiçbir

ayırma yapmaksızın, bütün duyularıyla birlikte davranır. Eşyayı görür, dokunur,

koklar, sesini işitmek için birbirine çarpar, tadını almak için ağzına sokar.

Bu oyun, ona duyu niteliklerini ayırt etmeyi öğretir. Çiçeği koklar artık, ağzına

sokmaya çalışmaz. Oysa, çiçeğin bir tadı da vardır. Ama çocuk, çiçekte kokunun

tattan önemli olduğunu öğrenmiş, kokuyu öteki önemsiz niteliklerden

soyutlayabilmiştir. Bu soyutlama, insanlaşmada, çok önemli eylemsel bir başarıdır.

Artık şeker yeşil, kırmızı, ya da sarı renkte olabilir. Çocuğun şekerde

arayacağı renk değil, tat olacaktır. Çocuk, bu oyun deneyleriyle, eşyanın tepkilerini

ve kendi davranışıyla olan ilgilerini de öğrenmektedir. Avuçta sıkılan

cam elini kesmektedir, elden bırakılan tabak düşüp kırılmaktadır. Yanmayan

sobaya dokunulabilir, yanan sobaya dokunulmaz. Önemli bir sonuç daha

meydana çıkar: Göz, ellerin görevini üstüne almış, ellerin yükünü azaltmıştır.

Çocuk artık bir şeyin yaş mı kuru mu, ağır mı hafif mi, sert mi yumuşak mı

olduğunu görebilir. Bunları anlamak için o şeye elleriyle dokunması gerekmez.

Görevleri azalan eller şimdi daha çok eylemde bulunabileceklerdir, el

bilgi işinden kurtarılmıştır. [sayfa 22] Daha sonra göz, oyunun sağladığı duyuların

işbirliğinden güçlenerek, öteki duyuların da görevlerini yüklenmektedir. Sessiz

bir filmde bir kişinin şarkı söylediğini görebiliriz, önümüze getirilen, bir tabakta

tatlı bulunduğunu görebiliriz, bahçemizde bulunan bir karanfilin güzel

koktuğunu görebiliriz. Duyuların bu işbirliği, insandan başka hiçbir hayvanda

gerçekleşmemiştir. Cisimlerin, öteki duyuların niteliklerini de kapsayan bu

optik görünüşleri sembollerdir. İnsan, artık, eylemsel oyunlarıyla edindiği bir

semboller dünyasında yaşamaktadır. Optik (görünen) dünya, yükü azaltılmış

bir dünyadır. Şu halde, yükü azaltılmış bir dünyaya açılan insan atası hayvan,

insanlaşma yolunda, öbür hayvanlara göre, çok daha eylemde bulunmak imkanına

kavuşmuştur. Bu geniş eylemsel çalışma, onu, ele, dile ve akla götürmektedir.

Daha açık bir deyişle, eylemin dürtüsüyle el-dil-akıl diyalektiği

başlamıştır. Buysa, tümüyle, insanlaşma işidir. 

 

Kaynak: Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi

Bağımsız Rehberler Platformu

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !