Kim Bu Türkler?

Kim bu Türkler sorusunun yanıtı tarih kitaplarında bulunmalıdır da – hangisinde? Tarih bilmecesi karşısındaki çaresizliğimiz, çocukların şirin tekerlemesine benzer: “Ormanı kesen balta suya düşmüş, suyu içen inek dağa kaçmış, dağ ise yanmış bitmiş, kül olmuş!” Sanatçı Gauguin’in çağına sorduğu ünlü soru, biz Türklerin tanışma töremizdir:

                   Merhaba, hemşerim,

                Nerelisin, kimlerdensin?

            Nereden gelip, nereye gidersin?

Uzun öyküleri, benzetme ve dilekleri bir yana bırakıp doğrudan sorunun özüne inilirse:

Biz Türkler

                  Asyalı mıyız, Avrupalı mı?

              Şaman mı, Müslüman mı, laik mi?

         Yerleşik köylü müyüz, göçebe Türkmen mi?

        Fatih’in torunları mı, Ata’nın çocukları mı?

       İslam’ın kılıcı mı, Hıristiyanlığım cezası mı?                           

       Osmanlı yetimi mi, T.C. vatandaşı mı?

     Fatih miyiz, fethedilmişlerden mi?

      Savaşçı asker miyiz, barışçı siviller mi?

      Ordu muyuz, millet miyiz, ulus mu?

      Batılı mıyız, Batı’nın koruyucusu mu?

       Çağdaş bir toplum mu, tarihi bir köprü mü?

      Doğulu mu, Anadolulu mu, Batılı mı?

                      Kimiz biz?

 

Orta Asya'dan Avrupa'ya...        Bir Tatar güzelliği içinde...

 Herkesin niyeti bir olsa da, bu sorulara verdiği yanıtlar, soruların kendisi kadar çeşitlidir. İlk ağızda akla gelenler bunlar ama seçenekler tükenmiş değil. Melih Cevdet Anday (1986), Timur’un Osmanlı Kimliğini konu edindiği yazısında, “Kader, tevekkül, inanç ve olup bitene rıza göstermede Türk kimliği, Osmanlı kimliğinin etkisi altındadır” diyordu. Gerçi bu yargısında belki haklıydı ama, kimlik ile kişilik kavramları birbirine karışır gibi oluyordu. Niyetim Anday’ı eleştirmek değil, sorunun çok boyutluluğuna değinmek, Yukardaki ikilemlere yenilerini eklemek hiç de zor değil;” Osmanlı mı, Türk mü? Kaderci mi akılcı mı?” diye uzatılabilir ikili, ikilemli sorular listesi…

Tarihçi Bernard Lewis (1988), Osmanlı ile Türk’ün ilişkilerini dışarıdan daha net görüyor: “Osmanlı düşüncesinde Osmanlı = Türk özdeşliği yoktur” diyordu. Çünkü Osmanlı sıfatı yalnız hanedan için kullanılırdı: Emevi, Abbasi, Selçuklu İmparatorluklarının mirasçısı olan Osmanlı Devleti!’ Osmanlılar, “Türk” adını, önceleri göçebe Türkmenler ve Yörükler için; daha sonraları, kaba – saba Türkçe konuşan Anadolu köylüleri ile taşralılar için kullandılar. Osmanlı Efendisine “Türk” demek hakaret sayılır; Türklerin algılama ve anlama yeteneğinden yoksun “Etrak – i bi idrak” ( idraksiz Türkler) olduğu söylenirdi. Bu ünlü değim, Selçuklu’dan miras kalmıştı. Konya Selçukluları da, Türkleri, barbar ve uslanmaz savaşçılar olarak nitelerdi ( Cahen, 1955 ).

Türk adı ve anlamları

Türkçe konuşan halkların yaşam alanları...

Tarihte ilk Türk adı Orhon Yazıtlarında Türük olarak geçiyor. Devletine bağlı halk, teba, güçlü kuvvetli ulus anlamında. Kaşgarlı Mahmut’a ( veya   Türk efsanesine ) göre, Tanrı’nın koyduğu Türk adı; gençlik, sağlık ve olgunluk anlamına gelirmiş. Ziya Gökalp, Türk’ün töreli, yasalı anlamında, töre veya türe’den geldiğini düşünüyor. Çin kaynaklarında, miğfer anlamına gelebilen Tu – kue/ Törük olarak geçiyormuş. Herodot Tarihinde, İskit ülkesinde yaşayan Tyrkae’nin Türk olduğu sanılıyor. Hind kaynaklarında, Türkler Turukha oluyor. Perslerin Şahnamesinde, ( İran ile kafiyeli ) Turan asıllı savaşçı Türklerden bahsediliyor. Bu yorumlardan çoğunu doğrulayan Kafesoğlu, Türkolog Vambery’nin Türk sözcüğünü, türeyen anlamında, türemekten türettiğini ekliyor.

Türkçe konuşan Anadolu halkına, Türkiye ( Turchia ) adlı Haçlı seferleri sırasında Batılılarca verilmişti. Barbarossa (Haçlı) Seferi’nin, 1090 yılına ait Ansbert Günlüğünde, Turchis ya da Türkhia adına yer verilmiştir. Haçlılar Türklerle savaştıklarını söylüyordu. Anadolu Türkleri ise, 1920 yıllarına değin, bu adı hemen hiç kullanmadı. Osmanlı Devleti fiilen dağıldıktan sonradır ki Türk politikacılar ve milletvekilleri, biraz da Batı ağzıyla “Türkiya” dan söz etmeye başladılar.

 

Step Kültüründen Tac Mahal'a uzanan kültür serüveni

Osmanlı milleti ve vatandaşlığı da, Türk ve Türkiya gibi, Avrupa ve Batı icadı deyimlerdir. XIX.yy sonlarına değin Türkler kendilerini Müslüman milletin üyesi olarak görüp algıladılar; İslam’a bağlı, Osmanlı tebaası kaldılar. İslamdan önceleri, kabile ve boy adıyla anıldılar. Göktürk, Uygur, Oğuz, Selçuklu, Kayı gibi. Kişinin ırkı, yurdu ve dili ( lehçesi ağzı) belki kimlik simgeleriydi ama Türkçe konuşanların görünür, duyulur, ortak bir varlık bilinci ya da kimliği yoktu. “Osmanlıca” adı verilen İstanbul lehçesi sözlüğünün yarısından çoğu Arapça ve Farsça olmuştu.

“Türk milleti” ilk kez XIX.yy ikinci yarısında duyuldu Osmanlı ülkesinde. Batıdan gelen milliyetçi akımlar, toprak ile üzerinde yaşayan halk arasında bir ilişki (özdeşlik) kuruyordu. Kimi Osmanlılar da bu ilişkiden etkilendi. Nasıl Rusya’da Ruslar, Almanya’da Almanlar, İspanya’da İspanyollar varsa, Turchia’da da Türkler olabilirdi. Neden olmasın ki? Eğer Türkler Anadolu’nun yerlisi değilse, Hititlerle Friglerin, Sümerlerle İskitlerin veya Troyalıların Türk olduğu da düşünülebilirdi. Tabii, Hıristiyan Bizans ile Rumlar bu romantik varsayımın dışında tutuluyordu.

 

Kırkpınar                                     Moğol tipinden açık ten ve göze... 

Arap tarihçisi El- Mesudi’ye (X.yy ) göre, Türkler, Nuh Peygamberin üç oğlundan biri olan Yafes’in soyundan iniyordu. Tac- üt Tevarih yazarı Hoca Saadettin Efendi dahil bütün Osmanlı vak’anüvis (resmi devlet tarihçi)’leri bu görüşü hemen aynen benimsemişlerdir. Tarihçi Mehmet Tevfik (1884 – 87), Osmanlı Tarih Özeti’nde, Osmanlıyı, etnik kimlikte Doğu’ya, kutsal (dini) kimlikle Batı’ya yakın görmüştü.

Bağımsızlık Savaşı’nın lideri, Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal, “T.C. sınırları içinde yaşayan her kes Türk’tür” tanımıyla, ünlü Gordium düğümünü ikinci kez kesmiştir. Yakın geçmişin bölücü simgelerine karşı birleştirici millet tanımı, hazırlanmakta olan ulusal kültür devriminin öncüsü, habercisiydi. Kurtuluş Savaşı (1920) yıllarında Ankara’da açılan Millet Meclisi duvarına yazılan “Hakimiyet Milletindir” sloganı, Halife veya Tanrı Devleti yerine, bir Dünya Devleti kurulacağının habercisiydi.

 

Hititler nereye gitti?                      Zaferde ve yenilgide ortak olundu 

Ancak çoğu Türkçüleri uğraştıran “Türk ırkı” sorunu da vardı. Türkler hangi ırktandı? İnsanları, canlılar aleminin bir türü olarak sınıflayan İsveçli bilgin Linnaeus (1735), “İri yapılı, beyaz tenli, güzel Osmanlı’yı, beyaz (Kafkas) ırkından – yani Avrupalı – saymıştı ama bu konuda çelişik görüşler vardı.

Fizyonomist Lavrater’e göre, Türkler, soylu Küçük Asya kanı ile Tatar (Moğol/ sarı) Irkın maddi özelliklerinin melezi idi (Lavrater 1854: 164. Amerikalı Morton’a (1839) göre, soyca Moğol ırkından gelen Türkler, Çerkes, Gürcü, Rum ve Araplarla karışarak fizik özelliklerini yitirmiş; güzel bir ırk olmuşlardı. Blumenberg’in (1865: 300- 4) antropolojik ırk sınıflamasına göre, Türkler, beyaz (Kafkas) ırktandı. Tarihçi Akçura, Türk Yurdu’nda yayınlanan yazısında, bilim sınıflamasında yeri olmayan “Turani” ırkı reddediyor; Türklerin Hint – Avrupai (Beyaz/ Ari) ırktan olduğu tezini savunuyordu. Garn (1964: 159), Orta Asya steplerinin yerleşik ya da göçebe hayvancılarının fizik özelliklerini, doğal seçilim sonucu ortaya çıkan değişmelerle açıklamaya çalışıyordu. Hazar Denizi ile Pamir Yaylası arasını yurt edinmiş olan bu insanlar, ne tam beyaz ne de sarı idi, öteki ırklarla karışmış, zamanla değişikliğe uğramışlardı.

 

Pagan ya da İslam                      Laik

Vallois (1967: 42- 43)’ya göre, Türk, Türk – Tatar veya Turan ırkının bazı fiziksel (görünür) beden özellikleri Moğol ırkına benzediği için, çoğu araştırmacılar, Turanlıları sarı ırktan saymışlardı. Oysa Turanlıları, beyaz (Kafkas) ırkın Orta Asya’ya doğru uzanan dalı veya kolu saymak daha doğru olurdu. Turan (Orta Asya) düzlüklerinde göçebelik yapan Türklerin Moğollarla karışmış bulunmaları olasıydı. Weiner (1971: 284- 86), Anadolu ırkının Küçük Asya’dan Pamir’e kadar uzanan vadilerde yaşadığını, Ermeni veya Kafkas ırkının alt grubu olan Dinarik ırkla benzerlikleri nedeniyle, Avrupa kökenli sayıldıklarını söylüyordu. Akçura’nın bilimsel saymadığı “Turan Irkı” ise tam bir bilmeceydi. Böyle bir ırkın varlığından ilk söz eden Deniker idi. Rusya ve Çin Türkistanları boyunca, Hazar Denizi’nden Altaylar’a kadar uzanan bölgede yaşayan “Turanlılar”, doğal seçilim sonucu değişikliğe uğramış (metamorfik) veya sınırlararası ırktandı. Türkmenler, Tatarlar, Kırgızlar, Özbekler ile Tacikler Turanlıydı. Turan, tanım olarak sarı ile beyaz ırklararası bir yerdeydi. Weiner’in Turan sınıflamasında, Anadolu Türklerine yer verilmemişti.

 

Esmer ya da sarışın...

Türk Devrimi’nin resmi tarihçilerinden Profesör Afet İnan (1941), Anadolu Irkı üzerinde yazdığı Fransızca doktora tezinde, 6500 kişilik örneklemden aldığı ölçülere dayanarak, Anadolu (Türk) ırkının % 75 oranında brakisefal, düz ince burunlu, kahverengi saçlı, sonuç olarak “Dinarik ile karışmış Alpli “ yani “Beyaz” (Ari) olduğu sonucuna varıyordu (Kz Behar 1991: 126- 60). Çekik gözlü Moğolların oranı % 5’den azdı. Gerçi fenotip (görünür) özellikler böyleydi ama kan grupları gibi genotipik (laboratuarda saptanabilen görünmez) bazı özellikler, Türklerin, Sarı Asyalılarla Beyaz Avrupalılar arasında bulunduğu görüşünü destekliyor, doğruluyordu (Bingöl 1970 ve Güvenç 1991).

Bütün bu bilimsel araştırmalardan açık seçik, ya da kesin bir ırk tablosu çıkmıyordu ortaya. Afet İnan’ın (1941) tezi pek yankı yapmadığı halde, sınıflamada yeri olmayan Turani Irk söylemi hızla yayıldı. Ne’liği belirsiz melezler olmaktansa, kimi bilginlerin sözünü ettiği Turanlı olmak, biz Türklere çekici gelmiş olmalıydı. Turanlı olmanın Gökalp’ten kalma bir büyüsü de vardı. Soysopunu belirleyemeyen, kimini kimliğini bilemeyen Türk kendini yapayalnız hissediyordu kuşkusuz. Dünya’yı kendisine düşman gören bu korku verici yalnızlık, Nihal Atsız’ın (1941) oğlu Yağmur’a bıraktığı Vasiyetname’de bütün çıplaklığı ile görülmektedir. Irk araştırmalarından kesin bir sonuç çıkmayacağını bilen İngiliz Geofrey Lewis (1974: 236), Türk halkının öteki uluslara benzeyen ya da benzemeyen, sosyal, psikolojik ve kültürel özelliklerine ağırlık veriyordu.

 

Moğol steplerinden Topkapı Sarayı'nın çok kültürlü avlularına...

Gazeteci- yazar İsmail Cem (1986), “Toplumsal Kimlik Sorunu” başlıklı köşe yazısında, şu soruları gündeme getiriyordu:

  1. Hangi geçmişin sahibi hangi geleceğin umudu içindeyiz?
  2. Ne ölçüde Doğulu ya da Batılıyız?
  3. Uluslar içindeki yerimiz, ayrıcalığımız nedir?
  4. Dünya’ya bırakmak istediğimiz iz, izlenim (imge) nedir?
  5. Toplumsal işlerimiz nasıl bir rol veya kimlik gerektiriyor?

 

İsmail Cem bu tür soruların – yanıtlanmadığı bir yana – henüz sorulmadığından yakınıyordu. Haklıydı. Bu uzun ve dolaylı giriş ile kimlik sorusunu kuşkusuz yanıtlayamadım ama sorunun karmaşık boyutlarını göstermeye; yanıtın soykökü (ırk) araştırmaları yerine belki de kültür tarihinde saklı bulunabileceğini söylemeye çalıştım. Yakın geçmişe değin kimliğimizi pek bilemiyorduk. Bugün araştırıyoruz ama daha iyi bildiğimizi söyleyebilir miyiz?

Atatürk "ne mutlu Türk olana" demez: "Ne mutlu Türküm diyene!.."

 

Kaynak: Bozkurt Güvenç, “Türk Kimliği”Kültür Bakanlığı Yayınları,1993.

Hazırlayan: Bağımsız Rehberler Platformu 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !