Neolitik Çağ

Çağımızın sosyal ve ekonomik düzeninin temelini oluşturan ve ülkemizde Cilalıtaş Devri de denen Neolitik Dönem, insanlığın en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirdiği çağdır. Bu büyük devrim, üretimin başlaması, yani tarım ve hayvancılığın insan topluluklarınca öğrenilmesidir. Bu dönemi belirleyen başlıca öğe, doğal ortam ile insan arasındaki yeni bağlantıların kurulmasıdır. İnsanoğlu doğal çevresine bir yere kadar yıkıcı bir anlamda karışmakla yetinmez, bitki ve hayvan türlerinden, beslenebilmesi için yararlı olanlarının çoğaltılmasını sağlayarak üretimci, bir başka değişle yapıcı olur. Bunun doğal bir sonucu olarak da sürekli bir barınmayı sağlayacak ilk köyler kurulur.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu yeni yaşam biçimine neden olan en büyük etken, son Buzul Çağı’nın bitişini izleyen dönemde yavaş yavaş belirmeye başlayan iklim değişiklikleridir. Çünkü buzulların çekilmesiyle iklim giderek ılımanlaşmış, bugünküleri andıran bir bitki örtüsü ile hayvan türleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Sonradan tarıma alınacak ve evcilleştirilecek buğday ve arpa gibi bitkilerle, koyun, keçi, domuz gibi hayvan türlerinin yabanıl olarak ortaya çıkışı sonucu mağara döneminin avcılık koşulları giderek değişti. Böylelikle avcılık ve besin toplayıcılığının yerini hayvan yetiştiriciliği ve çiftçilik almaya başladı. İnsanoğlunun toprağa bağlanışı onu yeni keşiflere itti. Önce, güneşte kurutulan çamurun sağlamlığını öğrendi; duvarlar ve konutlar yapmaya başladı. Eskinin soğuk, nemli ve karanlık mağaraları yavaş yavaş terk edildi. Böylelikle günümüz şehirciliğinin ilk adımları atılmış oluyordu.

Neolitik devrimin ilk kez Yakın Doğu’da gerçekleştiği bilinmektedir. Bu devrim birdenbire değil, İÖ 9000 – 7000 yılları arasında yavaş yavaş olmuştur. Buna karşılık Yakın Doğu’da avcılık toplayıcılıktan üretken ekonomiye geçişin nasıl ve nerede gerçekleştirildiği konuları tam anlamıyla açık değildir. Üretici ekonomiye geçebilmek için önce yetiştirilmeye elverişli buğday, arpa vb. ürünler ve evcilleştirilebilecek koyun, keçi vb. hayvanların yabanıl bir durumda bulunması ve uygun coğrafi koşullu bir ortam gerekmektedir. Anadolu’nun özellikle güney kesimi bu niteliklere sahipti, bu yüzden de Neolitik Çağ’ın en erken evrelerinde bile varlık göstererek Yakın Doğu neolitik uygarlığında özel bir yer almıştır.

Neolitik Çağ’da kile elle şekil vererek ateşte pişirmek, böylelikle de günlük işlerde büyük bir kolaylık sağlayacak olan çanak çömlek yapmak büyük bir aşamadır. Çünkü insanoğlu çok gelişkin kimi köy ve kentler kurmuş olmasına karşın, önceleri pişmiş topraktan çanak çömlek yapmayı bilmiyordu. Günlük kapkacağını ya ahşap ya da taşları oyarak biçimlendiriyordu. İşte Neolitik Çağ’ın bu ilk evresine “Aseramik Neolitik” ya da “Seramiksiz Neolitik” adı verilir. Bu çağın Anadolu’daki en iyi ve belki de en erken temsilcileri Güneydoğu bölgemizdeki Çayönü ve Nevala Çori’de saptanmıştır.

Çayönü

İÖ 7300 – 6750 yılları arasına yani günümüzden 9000 yıl öncesine giden Çayönü, Diyarbakır’ın Ergani ilçesi yakınlarındadır ve insanların ilk besin üretimi aşamasını gerçekleştirdikleri döneme ilişkin çok gelişkin bir toplumsal yapıyı yansıtır. Yapı kalıntıları bu dönem için doğal görünen basit barınaklar olmaktan çok ötede, iyi tasarlanmış, kullanım ve yaşam alanları iyiden iyiye belirlenmiş ve kalıplaşmış bir geleneğin temsilcileridirler. Üç yapı katı halinde karşılaşılan Seramiksiz Neolitik Çağ, Çayönü mimarlığının en gelişmiş ve ilgi çekici örnekleri ızgara planlı ve hücre planlı olmak üzere iki ana kümeye ayrılır. Daha erkene ait olan ızgara planlı yapılar genellikle 11 x 6.5 m. boyutlarındadır. Aralarında boşluklar bırakılarak inşa edilmiş olan bu türdeki yapıların tabanları, alttaki taş ızgaraların üzeri dallarla örtülüp çamur sıvanarak oluşturulmuştur. Böylelikle taban altında devamlı bir hava akımının varlığı sağlanarak nemin insan üzerinde yapacağı olumsuz etkiden korunulmaya çalışılmıştır.

Üstteki hücre planlı yapılar da ayrı ayrı bağımsız birimler halinde inşa olunmuşlardır. Bu evrede yerleşmenin orta yerinde dünyanın ilk kent meydanı diyebileceğimiz 45x35 m. genişliğinde bir alan yer alıyordu. İçinde dikilitaşların sıralandığı bu meydanın çevresini ise özel önemi olduğu anlaşılan büyük yapılar kuşatıyordu. Bunlardan en büyüğü 11x10 m. boyutlarındaydı ve tabanı da üstün teknik becerinin ürünü olan beton sertlinde bir mozayik ile kaplanmıştı. Meydandan uzaklaştıkça evler küçülmekte ve daha yoksul insanların yaşadığı kesimlere varılmaktaydı. Bu görünümü ile yerleşmenin düzenli ve önceden tasarlanan bir biçimde kurulduğu ve sosyal bir farklılaşmanın bulunduğu anlaşılmaktadır ki, bunlar Neolitik Çağ için beklenmeyecek olgulardır.

Izgara planlı yapılar ile hücre planlı yapılar arasında ortaya çıkarılan 12x10 m. boyutlarındaki geniş avlulu bir yapının üç küçük odası içinde, gövdelerinden ayrılmış çok sayıda insan kafatasına rastlanmıştır. Hatta 600 kişiyi barındırdığı sanılan nüfusun %70’inin bu binada gömülü olduğu hesaplanmaktadır. Neolitik Çağ’da Filistin’den Orta Anadolu’ya değin yayılan geniş bir alanda karşılaşılan ata kültü denilebilecek bu gelenekte, ölen aile bireylerinin kafaları gövdelerinden ayrılıp boyalarla süslenerek evlerde saklanıyordu. Çayönü’nde kafatası kültü ile ilgili olarak özel bir törensel yapının inşa edilmiş olması son derecede ilginçtir. Ayrıca bu yapının avlusunda bulunan ve belki de bir sunak olarak kullanılmış büyük taş levha üzerinde yapılmış incelemelerden, burada insan ve hayvan kurban edilmiş olabileceğine ilişkin kimi belirtiler de elde edilmiştir.

Çayönü’nde ilk kez buğday ve köpek evcilleştirilmiş, bunları koyun, keçi ve domuz izlemiştir. Evcilleştirmenin yanında yabanıl sığır ve geyik gibi büyük memeli hayvanlar avlanmakta ve her türlü yabanıl bitkiler toplanmaktaydı. Ancak, zamanla evcilleştirilmiş bitki ve hayvanlardan sağlanan besin yabanıl olanların yerini almaya başladı.

Çakmaktaşı ve doğal camdan (obsidyen ) bıçak, orak, kazıyıcı ve delici; kemikten iğne, sap ve bilezikler yapan Çayönü halkı, sınırlı ölçüde de olsa çevrede rahatlıkla bulduğu malahit ve bakırı işleyebilmiş, dövme ve levha yöntemiyle basit bız, iğne ve küçük boncuklar üretme başarısını göstermiştir.

Nevala Çori

Güneydoğu Anadolu’nun en dikkat çekici Seramiksiz Neolitik yerleşmelerinden biri de Samsat yakınlarında ve Şanlıurfa inlin sınırları içindeki Nevala Çori Höyüğü’dür. En az üç yapı katı halindeki bu yerleşmede 10x6 m. ya da 16x6 m. boyutlarındaki, son derecede özenli taş duvarları olan sekiz on odalı yapılar, Çayönü’ndeki hücre planlı evleri anımsatmaktadırlar. Yerleşmenin batı kesiminde olasılıkla yuvarlak planlı farklı bir yapı türü vardır. Bu yapının tabanı cilalanmış büyük taş levhalarla kaplıdır. Ortada, üzerine alçak kabartma olarak uzun kollu bir insanın işlenmiş olduğu 3 m. yüksekliğindeki dikdörtgen biçimli dikilitaşlar yükselir. Ayrıca yine aynı kesimde yumuşak kalkerden 37 cm. yüksekliğinde bir insan yontusunun gövde bölümü bulunmuştur. Anıtsal kabartmalar ve yontularla süslü olan bu yapının törensel bir işlevi olduğu oldukça belirgindir.

Nevala Çori halkı alet yapımında özellikle çakmaktaşı kullanmıştır. Taştan boncuklar, bilezikler, kalkerden figürinler ve üzerinde kabartma olarak kollarını kaldırmış, dans eden cepheden iki insan figürünün çizilmiş olduğu kalker çanak bu dönem insanının ilgi çekici öteki sanat eserleri arasındadır.

Güneydoğu Anadolu’daki pek çok yönüyle şaşırtıcı bu iki merkezin yanında, Seramiksiz Neolitik Dönem’in daha ufak köy yerleşmeleri olarak, Samsat yakınlarında ve Fırat kıyısındaki Gritille, Hayazhöyük, Malatya’nın 40 km. kadar doğusunda yine Fırat kenarındakiCaferhöyük, Elazığ yakınlarındaki Boytepe ve Elazığ’ın Kovancılar ilçesi yakınlarındaki Saraybahçe Höyüğü sayılabilir. Bunlardan İÖ. 7. Binyılın başlarına tarihlenen Caferhöyük’te, anıtsal boyutlara varan örneklerini Çayönü ve Nevada Çori’de gördüğümüz mimarinin daha mütevazı benzerleri ortaya çıkarılmıştır. Tarımın bilinmesine karşılık gerçek anlamda hayvancılığın henüz başlamamış olduğu Caferhöyük’te sadece köpek evcildi. Taştan kap kacak ve bileziklerin yanında bol sayıda doğal cam, az sayıda çakmaktaşı alet bulunmuştur.Maden öncesi dönemin kesici, kazıyıcı ve dürtücü alet ve silahları, en etkileyici olarak volkanik bir doğal cam türü olan obsidyenden yapılıyordu. Doğu Anadolu’da ise Bingöl, Nemrut ve Süphan dağları bu taşlar açısından çok zengindi. Gereksinim duyulan bu hammaddelerin Caferhöyük, Boytepe ve Saraybahçe gibi kaynağa yakın merkezler aracılığıyla güneye pazarlanmış olmaları olasıdır.

Anlaşılacağı üzere, İlk Köy Toplulukları Evresi de denen ilk üretime geçiş aşamasında Güneydoğu Anadolu’daki merkezler arasında bir kültür birliği söz konusudur. Bu kültürler Suriye ve Mezopotamya’daki çağdaşlarından çok daha gelişmiş olup Güneydoğu Anadolu’da yerleşik yaşamın köklü ve kendine özgü bir yapıya sahip olduğunu kanıtlamaktadır.

Aşıklıhöyük

Diyarbakır – Malatya bölgelerinden batıya doğru gelinecek olursa, Seramiksiz Neolitik Dönem yerleşmelerine ilişkin bir başka kümelenme de Konya Ovası ve çevresinde karşımıza çıkmaktadır. Doğuda Tuz Gölü yöresi ile Batıda Beyşehir Gölü ile sınırlanan bu alandaki merkezlerden en dikkat çekici olanları, yeni üretim ekonomisinin sağladığı kültür düzeyine 700 – 800 yıllık bir gecikmeyle ulaşabilmiş görünen Aşıklıhöyük ve Suberde’dir.   

Aksaray’ın 25 km güneydoğusunda, Melendiz Çayı’nın kıyısında kurulmuş bulunan Aşıklıhöyük  İ.Ö. 7. Binyılın ilk yarısına tarihlenir.

Adalar şeklinde önceden tasarlanmış mahalleler içinde bir, iki ya da üç gözlü ve dikdörtgen planlı evlerde oturan Aşıklıhöyük insanları, kerpiç duvarlı evlerinin tabanlarını zaman zaman sarı boyalı çamurla sıvayarak, duvarlarını ise yine kırmızı boya ile yapılmış geometrik işaretlerle süsleyerek canlandırmaya çalışmıştı. Ölülerini yerleşme içine ve mekan tabanlarının altına, ayaklar karna çekilmiş durumda (hoker) gömen bu insanlar, henüz mezarlara armağan bırakmıyorlardı. Kemik ve boynuzun yanında, taş alet yapımında 50 km. kadar güneydoğusundaki Çiftlik kökenli doğal camları kullanan bu halkın besin ekonomisi daha çok henüz evcilleştirme aşamasındaki koyun ve keçi etine bağlıydı. Doğal camdan orakların varlığı ise en azından biçmeyi, hasatı tanıdıklarına işaret etmektedir. Volkanik Melendiz Dağı’nın eteklerindeki Aşıklıhöyük’ün bu yörede çok bulunan doğal cam ticareti ile ilişkili olması da olasıdır. Henüz gerçek bir ilk üretimin başladığına ilişkin bir ize rastlanmış değildir.

Suberde

Batıya gidildikçe Paleolitik ve Mezolitik dönemlerden beri iskan edilmiş olan Göller Bölgesi’nde, Seydişehir’in 11 km. güneydoğusundaki, İ.Ö. 6500 – 5500 yılları arasında tarihlenen Suberde’ye ulaşılır. Taş temel ve kerpiç duvarlı, kare ya da dörtgen planlı mekanlarda oturan Suberde halkı yontma taştan aletlerinin çok büyük bir bölümünü (%90) doğal camdan, geri kalanları ise çakmaktaşından yapıyordu. Aletler içinde ok uçları, kazıyıcılar ve oraklara daha çok yer verilmiştir. Kemik ve boynuz, uç ve bız yapımında kullanılmıştı. Kili az da olsa pişirmesini bilen bu insanlar, domuz, kuş ve insan heykelcikleri yapmasını biliyorlardı. Evcilleştirilmiş tek hayvan köpekti. Koyun, keçi, domuz, sığır, geyik, karaca ve tavşan ise av hayvanları arasındaydı. Henüz tarıma alınmış hiçbir bitki türü yoktu. Bu bulgular Suberdelilerin geçimlerini daha çok avcılıktan sağladıklarına; orak ve öğütme taşları ise üretim yolunda atılmış kimi adımlarının da bulunmuş olabileceğine işaret etmektedir. Bütün bunlar Süberde halkının üretimciliğe geçişte çağdaşlarından biraz geri kaldıklarını göstermektedir. Ayrıca, son yıllarda varlığı konusunda kimi inandırıcı kuşkuların ileri sürülmüş olduğu, Burdur yakınlarındaki Hacılar ile Karaman yakınlarındaki Can Hasan’da da ilk üretimciliğe geçişe ilişkin yerleşmeler bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi, günümüzden kabaca dokuz – on bin yıl önce Anadolu halkları mağaralardan çıkıp ilk konutlarını kurmuş ve böylelikle yerleşik köy yaşamının temellerini atmışlardır. Daha çok Toros Dağları’nın eteklerinde beliren bu ilk yerleşim birimlerinin dikkat çekici özellikleri, köklü bir birikime gereksinim gösteren mimarlık geleneklerinin birdenbire gelişmiş bir biçimde uygulama alanına sokulmuş oluşudur. Bununla birlikte, Antalya yöresinde Karain, Beldibi, Belbaşı; Gaziantep yöresinde de Şarklı Mağara’nın gösterdiği üzere, söz konusu çağda yaşamını hala mağaralarda sürdüren kimi insanlarda yok değildi.

Öncelikle bitkileri tarıma almış, sonra da hayvanları evcilleştirmeye başlamış olan bu ilk üretimcilerin bölgelerarası ticaret ilişkilerinde bulundukları, doğuda Bingöl Dağları, batıda ise Melendiz Dağı yöresindeki Acıgöl ve Çiftlikten sağlanan doğal camın Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Kıbrıs’a değin yayılmış olmasından anlaşılmaktadır.

Çanak çömlek yapmasını bilmeyen ilk üretimci topluluklardan sonra, insanoğlu doğada rahatlıkla ve bolca bulunan kilin özelliklerini keşfetmekte gecikmedi. Böylelikle de kile türlü biçimler verip onu ateşte pişiren, yani çömlekçiliği uygulamaya başlayan köy toplulukları ortaya çıktı. Seramikli Neolitik ya da yalnızca Neolitik (ülkemizdeki adı “Cilalı Taş Devri”) denen bu çağ, gelişim aşamalarına göre, erken ve geç olmak üzere iki bölümde incelenir. Yine daha çok Anadolu’nun güney kesiminde yoğunlaşmış bulunan bu dönem yerleşmelerinden en ünlüsü ve en erkeni Çatalhöyük’tür.

Çatalhöyük

Konya Ovası’nda, Çumra ilçesi yakınlarındaki Çatalhöyük doğu ve batı olmak üzere iki yerleşme yerinden oluşur. Erken Neolitik Çağ tabakaları doğudakindedir. Şimdiye dek kesintisiz 14 yapı katı belirlenen Çatalhöyük Erken Neolitik Çağ yerleşmesi binden fazla konut ve beş – altı bin kişiyi bulduğu hesaplanan nüfusuyla Yakın Doğu’nun bilinen en büyük kasabalarından biri durumundadır. İ.Ö. 6250 – 5400 yılları arasına tarihlenen Çatalhöyük’ün bu döneme ilişkin son derecede küçük bir bölümü kazılmıştır. Buna karşın, o zamanki halkın yaşantısı konusunda çok yararlı bilgiler sağlanmıştır.

Kendi içine kapalı bir topluluğun yaşadığı Çatalhöyük Erken Neolitik Çağ yerleşme yerinde tek katlı ve düz damlı konutlar, taş temel üzerine zaman zaman ahşap destekli kerpiç duvarlarla, birbirine bitişik olarak inşa olunmuştur. Mahalleler oluşturacak biçimde kümelenmiş ve aralarında sokak olmayan bu konutların ortasında büyük avlular yer alır. İçlerindeki eşyaya göre kimileri tapınak olarak nitelenen bu yapıların iç düzenleri aynıdır. Her yapı 25 m. kare genişliğindeki dörtgen bir ana oda ile dar bir ya da birkaç depodan oluşur. Kapıları olmayan bu yapılara damlardaki bir açıklıktan ahşap merdivenlerle girilebiliyordu. Odaların içinde ocak ve fırından başka, duvar önlerinde kerpiçten sekiler bulunuyordu. Oturma ve yatmada kullanılan bu sekilerin altında ise aile bireylerinin mezarları vardı. Duvar ve tabanların beyaz kille sıvandığı bu yapılarda ahşap kısımlara kırmızı aşı boyası sürülerek mekan içlerine renkli bir görünüm kazandırılmaya gayret edilmişti. Tapınak olarak nitelenen ve sayıları 63’ü bulan yapılarda ise çok renkli duvar resimleriyle kabartmalara yer verilmişti. Kırmızı, sarı, siyah ve yeşil boyalarla yapılmış bu duvar resimlerinde, dans eden avcılar, ellerini havaya kaldırmış insanlar, kafası kopuk insan cesetlerine saldıran akbabalar ve olasılıkla lav püskürten Hasan Dağı volkanı önündeki Çatalhöyük kasabası gibi ilginç konularda karşılaşılır. Kabartmalarda ise konuları, doğuran Ana Tanrıça, panterler ve dağ keçisi oluşturmuştur. Bunların yanında, gerek sekiler ve gerekse duvarlara kilden plastik olarak biçimlendirilmiş öküz ve koç başları dizilmiştir. Evler ve tapınaklarda bulunan taş ya da pişirilmiş kilden, gerçekçi üslupla yapılmış heykelcikler arasında en önemli grup, doğanın egemeni Ana Tanrıça’ya aittir. Özellikle iki leoparın oluşturduğu bir tahtta oturan şişman tanrıça bunlardan en ilgincidir.

Ekonomisi gelişmiş bir ziraat, hayvancılık ve ticarete dayanan Çatalhöyük halkı bu dönemde artık rahatlıkla buğday, arpa, bezelye ve mercimek gibi ürünleri yetiştirebiliyordu. Önce büyük baş hayvanlar, sonra da koyun ve keçi evcilleştirilmişti. Avcılığın hala önemli bir yeri vardı. Yabanıl sığır, koyun, eşek, geyik, yabanıl keçi, domuz, ayı, tavşan ve türlü kuş cinsleri avlanan hayvanlar arasındaydı.

İlk kez bu dönemde ortaya çıkan Çatalhöyük seramikleri daima elde biçimlendirilmiştir. Kalın çeperli, ağır ve basit olan kaplar genellikle tek renkli ve açkılıdır. Boya bezemeye çok az rastlanır. Büyük çanaklar, çeşitli türde kaseler ve kapakların yapımında ahşap da kullanılmıştır. Kaşık ve kepçelerse kemiktendir. Aletlerle silahlar genellikle doğal cam ve az olarak da çakmaktaşından üretilmiştir. Bitki lifi, yün ve hayvan kılından karıştırılarak yapılmış dokumalar, keçe, kürk ve derilerin yanında, sepetçiliğin varlığı bilinmektedir. Bakır ve kurşundan, boncuk, yüzük, iğne ve bız yapımında yararlanılmıştır. Ergani kökenli bakır, Gülek Boğazı yöresinden kurşun, Kızıldeniz yöresinden gelmiş deniz salyangozu kabukları uzak bölgelere yayılmış ve iyi örgütlenmiş ticari bir düzenin varlığını göstermektedir. Tüm bu gelişmeler Erken Neolitik Çağ’da yaşam düzeyinin giderek yükselmekte olduğunun kanıtıdır.

 

Göller Bölgesi’nde, Beyşehir yakınlarındaki Erbaba ile Niğde yakınlarındaki Köşkhöyük Çatalhöyük’ün geç evreleriyle çağdaş merkezler arasında en dikkat çekici olanlardır. Geç Neolitik Dönem’e geçişi tanıtan bu yerleşmelerden ilki İ.Ö. 5800 – 5400 arasına tarihlenir. Köşkhöyük ise özellikle insan ve hayvan kabartmalarıyla bezeli vazolarıyla özel bir yer alır. Bunların yanında, Burdur yakınlarındaki Kuruçay Höyüğü’nün en alttaki iki katı bu dönemle ilişkindir. Bunlardan biri, kalınlığı 1 m. olan 10x8 m. boyutlarındaki ana mekanına eklenmiş ufak odalarıyla belki de bir aileye ait çok ufak bir yerleşmeyi temsil etmektedir. Çok az sayıda olmakla birlikte kabartmalı seramikler burada da bulunmuştur.  

Güney’de Çukurova’daki Mersin – Yümüktepe ve Tarsus – Gözlükule’de Neolitik tabakaların varlığı ortaya çıkarılmıştır. Mimarlığı konusunda fazla bir şey bilinmeyen bu dönemin seramikleri el yapımı koyu renkli açkılı türdedir. Bu merkezler başlangıçta Amik Ovası ve Lübnan kıyısındaki Neolitik merkezlerle ilişki kurmuş Anadolu kökenli bir kültür görünümündedirler.

 

Çatalhöyük, sokaklar yoktu, evlere damdan giriliyordu.       Ölüler evin tabanlarına gömülürdü.

Neolitik Çağ’ın ikinci ve son evresi Geç Neolitik Dönem olarak adlandırılır. Çok uzun sürmeyen bu çağın Anadolu’da en iyi temsil edildiği merkezlerin başında, Burdur’un 35 km. güneybatısındaki Hacılar Höyüğü gelmektedir. İÖ 5700 – 5600 yılları arasına ait olan Hacılar’ın bu dönem evleri Çatalhöyük’tekilerden çok daha büyüktür. Kimileri 10.50 x 6 m. yi bulan dikdörtgen planlı bu evler, taş temel üzerine kerpiç bloklarla yapılmış 1 m. kalınlığında duvarlara sahiptir. Uzun duvarlardan biri üzerine açılmış geniş kapı belki de türünün ilk örneğini oluşturmaktadır. Bunun karşısındaki duvarın önünde bir fırın yer alır. İçte ana mekan ince duvarlarla bölümlere ayrılmıştır, seki yoktur. İçinde fırın, ocak, öğütme taşları ve çamurdan tahıl ambarı bulunan mutfak evin dışına alınmıştır. Sırt sırta bir blok halinde inşa olunan evlerin yanında, tapınak denilebilecek özel yapı bulunmamıştır. Çoğu evlerde ele geçirilmiş olan heykelcikler bir ev kültünün varlığına işaret etmektedir.

Geç Neolitik Çağ ekonomisinde avcılık eskiye oranla çok azalmış, kuru tarım geniş ölçüde uygulanmaya başlamış; bunun doğal bir sonucu olarak, eskinin yontmataş alet endüstrisi de yeni biçimler almaya yüz tutmuştur. Çanak çömlek yapımının iyiden iyiye yaygınlaştığı bu dönemin kapları yine elde yapılmıştı. Daha ince çeperli, iyi pişirilmiş, açık gri, kırmızı, devetüyü ve kahverengindeki bu kaplar son derece parlaktır. Krem astar üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezeme yine oldukça enderdir. Buna karşılık insan başı ve hayvan biçimli kült kapları yapılmıştır.

Çatalhöyük, bir kült alanı                                               Hacılar, Yerleşme planı, Geç Neolitik Dönem 

İnsanoğlu’nun yaşamında beliren yenilikler çok geçmeden etkisini sanatta da göstermişti. Artık eskinin büyük av panoları tümüyle unutulmuş, bunun yerine üretimle ile ilgili olarak kadının doğurganlığı ön plana geçmişti; onları besleyen Toprak Ana gündeme gelmişti. Taştan ya da topraktan yapılmış olan Ana Tanrıca heykelciklerine, ondan daha önemsiz olduğu açıkça belirtilmiş olan bir erkek sevgili ya da çocuk eklenmişti. Eskinin ortak kutsal alanları kalkmış, yerine ev kültü gelmişti. Ölüler artık ev içlerine değil, yerleşkenin dışındaki mezarlıklara gömülmeye başlamıştı.

Güney Anadolu’da Mersin Yümüktepe ve Tarsus – Gözlükule, Orta Anadolu’da, karaman yakınındaki Can Hasan, Göller yöresinde, yuvarlak kuleli bir savunma duvarıyla çevrili Kuruçay ve Burdur’un Bucak ilçesi yakınındaki Höyücek’in yanında;  Avrupa prehistorik kültürleriyle, Anadolu arasındaki kurumlarıyla dikkati çeken İstanbul’daki Fikirtepe ve Pendik ile İznik Gölü’nün batı kıyısında, Orhangazi yöresindeki Ilıpınar Geç Neolitik Çağ’ın Anadolu’daki başlıca merkezleri arasında sayılabilir.  Bunlardan, Anadolu kökenli bir kültür görünümünü koruyan Tarsus, Orta Anadolu doğal camının Doğu Akdeniz’e taşınmasında aracı rolü oynamaktaydı. Kuzeybatıdaki merkezler ise ahşap ve çamur karışımı mimarileriyle dikkat çekiciydi. Şimdi Keban Baraj gölü altında kalmış olan Altınova’daki Tepecik Höyüğü ise şimdilik Doğu Anadolu’da bu döneme ilişkin tek merkez durumundadır. Bu höyükteki Geç Neolitik Çağ yerleşmesi İÖ. 5. Binyılın içlerinde ortaya çıkmıştır.

 

Hacılar, Geç Neolitik Dönem                                           Kuruçay, Geç Neolitik Dönem   

Dış dünyadan büyük bir etki olmaksızın yaşam düzeninin giderek yükseldiği Geç Neolitik Dönem’de Marmara Denizi’nin doğu kesimi dışında orta ve kuzey Anadolu’nun geri kalan büyük bir bölümünün boş olduğunu söyleyebilecek durumdayız.

Geç Neolitik Çağ’ın sonlarında Konya Ovası ve Göller Yöresi’ndeki yerleşme yerleri yıkıcı sonuçlara yol açan ve fakat nedenleri bilinmeyen bir dizi gelişmeden olumsuz yönde etkilendiler. Sözgelimi bu olaylardan sonra Doğu Çatalhöyük terk edilerek batıdaki yeni yerine taşındı. Son dönemleri Çatalhöyük ile çağdaş görünen Hacılar ve Kuruçay yerleşmeleri de büyük birer yangın felaketine sahne oldular.

 

Kaynak: Anadolu Arkeolojisinin ABC’si, Veli Sevin

Hazırlayan: Bağımsız Rehberler Platformu   

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !