Osmanlı İmparatorluğu Çöküşe Doğru

Türkiye Cumhuriyetinden önce Türkiye toprakları üzerindeki Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu idi. Bu imparatorluk tarih boyunca gelmiş geçmiş Türk devletlerinin en uzun ömürlüsü olmuştur. 1299 yılında Anadolu’da kuruldu. 1920 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışına kadar (621 yıl) sürdü. Kuruluşundan başlayarak, sürekli ve dengeli bir biçimde gelişti. 16.yy’da gücünün ve etkinliğinin doruğuna ulaştı. Zamanına göre, yeryüzünde benzeri bulunmayan bir devlet haline geldi, yüceldi. 16.yy’dan sonra, gelişen olumsuz nedenlerle içten içe zayıflamaya başladı. Giderek her bakımdan gerilemeye yüz tuttu.

19.yy’ın ikinci yarısına (1850 – 1900) gelindiğinde sınırlarının genişliği bakımından gene büyüktü. Ancak, memleket yönetimi, ekonomi, askeri güç ve başka devletlerle ilişkiler yönünden güçsüz duruma düşmüştü. Eski büyük ve güçlü imparatorluk gitmiş, yerinde, Avrupalıların “hasta adam” dedikleri bir devlet kalmıştı. Ön Asya’da, Balkanlarda ve Kuzey Afrika’daki geniş topraklar üzerinde hala Osmanlı bayrağı dalgalanıyordu. Bugün buralarda, Türkiye’den başka 20 devlet (*) kuruludur.  Bu devletler şunlardır: Arnavutluk, Bulgaristan, Cezayir, Irak, İsrail, Libya, Lübnan, Mısır, Romanya, Suriye, Suudi Arabistan, Tunus, Ürdün, Yemen, Hırvatistan, Slovenya, Kosova, Sırbistan, Makedonya ve Yunanistan.

Abdülmecit kuşkusuz tarihe güzel yapılar

armağan etti, ama halk ve asker perişandı.

19.yy’ın ikinci yarısında, yani günümüzden yüz yıl kadar önce, Osmanlı Devleti bütün bu topraklara sahipti ama, onları koruyacak gücü kalmamıştı. Ülke çağdaş bilim ve teknikten yoksundu. Halk bilgisizlik, yoksulluk ve sefalet içinde yüzüyordu. Avrupalı tüccarlara tanınmış olan özel imtiyazlar (kapitülasyonlar) Osmanlı ülkesini ekonomik yönden adeta bir açık Pazar, bir sömürge durumuna getirmişti. Devlet hazinesi boştu. Devletin gelirleri giderlerini karşılayamıyordu. Bu nedenle, yurt içindeki bankerlerden ve Avrupa’nın zengin devletlerinden borç para alınmaya başlandı. Bu paranın çok az bir bölümü ordu ve donanma ihtiyaçları için kullanılıyordu. Büyük kısmı ise, zamanın padişahlarınca, yeni saray ve köşklerin yapımına harcandı. Gelir ya da döviz tasarrufu sağlayacak yatırımlar yapılmadı. Zamanla, alınan borçların taksitleri ve hatta faizleri ödenemez oldu. Borç para verenler alacaklarını tahsil edebilmek için 1881 yılında Osmanlı Devleti’nin başlıca gelir kaynaklarına ortaklaşa el koydular. Devlet büsbütün iflasa sürüklendi.

Hasta adam; haritalarda Osmanlı Devleti bu şekilde görülüyordu.

Avrupalılar iç sorunlarımıza karışmayı, topraklarımıza haksızca tecavüzde bulunmayı alışkanlık durumuna getirmişlerdi. Her biri Osmanlı İmparatorluğundan kendisi için uygun gördüğü payı kapabilmenin zamanını kolluyordu. Osmanlı uyruğundaki çeşitli halk grupları arasında milliyetçilik duygularını ve din ayrılıklarını körüklüyor, Balkanlarda, Arap ülkelerinde, hatta Anadolu’da üst üste ayaklanmalar, isyanlar çıkarıyorlardı. Bu yüzden, II. Abdülhamit’in padişahlığı sırasında (1876 – 1909) koca imparatorluk tam anlamıyla yağmaya uğradı.

Bu kötü gidişin baş nedenleri, padişahlığın keyfe göre yönetimi, devlet yönetimindeki zayıflık, kültürde ve teknikte çağa uymamak idi. Birçok vatansever devlet adamları, aydın kişiler, sanatçılar ve komutanlar bu yönetime son vermek istiyorlardı. Bu maksatla gizli gizli çalışıyorlardı. Sonunda zamanın padişahı II. Abdülhamit’e meşrutiyet yönetimini kabul ettirdiler. Hazırladıkları ilk Osmanlı Anayasasını ilan ettirdiler(1876). Böylece ülkede her iş yasaya göre yapılacaktı. Ancak bu yönetim bir yıl sürdürülebildi. Padişah sözünde durmayıp Osmanlı Mebuslar Meclisi’ni kapattı. Meşrutiyet için çalışanları imparatorluğun en uzak köşelerine sürdü. Kimini öldürttü. Tam 30 yıl ülkeyi kendi bildiğince yönetti.

 

Osmanlı askerleri Trablusgarb'de (solda), Balkan Savaşı (sağda)

Buna rağmen meşrutiyetten yana olanlar, baskı yönetiminden yılmadılar. Çalışmalarını sürdürdüler. 1908 yılında bir takım eylemlere girişerek II. Meşrutiyetin ilanını sağladılar. Bundan sonra meşrutiyet yönetimi yerleşti. Ama, ardı ardına gelen üç büyük savaş ( 1911 – 1912  Osmanlı – İtalyan Savaşı; 1912 – 1913 Balkan Savaşı; 1914 – 1918 Birinci Dünya Savaşı) Osmanlı Devletinin toparlanmasına olanak vermedi.

Meşrutiyet yönetimi çağdaş yaşayış düzenine geçiş için gerekliydi. Ama, devlet düzeninde ve toplum yaşayışında köklü değişiklik yani inkılap yapılmadan devlete güç kazandırılması ve çağdaş bir yapıya kavuşturulabilmesi olanaksızdı.

Avrupa devletlerince “hasta adam” olarak görülmeye başlanan Osmanlı Devleti bu çevrelerde saygınlığını yitirmişti. Varlığını korumak için tek dayanak olarak Avrupa Devletleri arasındaki çıkar çatışmaları ve siyaset oyunlarına bel bağlamıştı. Yani, Avrupa Devletleri birbirleriyle uğraşacaklar, bu yüzden Osmanlı Devletine dokunmaya zaman ve fırsat bulamayacaklardı. Böyle bir durumda Osmanlı Devleti onurlu bir dış siyaset izleyebilir miydi?

Osmanlı hasta adam olarak yatakta yatıyor, ölmeden malını paylaşmakla meşguller.

1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sonunda yapılan barış antlaşması ile Karadağ, Sırbistan ve Romanya’ya bağımsızlık tanındı. Bulgaristan iç işlerinde bağımsız bir prenslik oldu. Bosna – Hersek’in yönetimi, güya geçici olarak, Avusturya’ya bırakıldı. Tesalya Yunanistan’a, Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya verildi. Bu sırada İngilizler de sözde kiracı olarak Kıbrıs’a yerleştiler.

Osmanlı İmparatorluğunun çözülüp paylaşılmakta olduğunu gören Fransızlar 1881 yılında Tunus’u aldılar. Bunun ardından İngilizler de bir bahane ile Mısır’a girdiler(1882).

1. Dünya Savaşı'nda Osmanlıların savaştıkları cepheler.

1908 yılında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Avusturya Bosna – Hersek’i, Yunanistan Girit adasını kendi topraklarına kattılar. İtalyanlar Trablusgarp ve Bingazi’ye göz dikmişlerdi. 1911 yılında Osmanlı Devletine savaş açtılar ve bu yerlere asker çıkardılar. Bir avuç Türk askeri, yerlilerden derlenen gönüllü kuvvetlerin de yardımı ile buraları savundular. İtalyanları kıyıdan bir adım ileriye attırmadılar. Ancak 1912 yılında Balkan Savaşı çıkınca Trablusgarb ve Bingazi (bugünkü Libya)’yı İtalyanlara bırakmak zorunda kaldık. Çünkü, Balkan devletleri birleşmişler ve topluca üstümüze saldırmışlardı. Daha yakın ve büyük bir tehlikeyi önlemek zorundaydık. Böylece de Kuzey Afrika’daki Osmanlı egemenliği son buldu.

1912 – 1913 Balkan Savaşı sonunda ise, Meriç Irmağının ötesindeki topraklarımızı – Dimetoka kuzeyi hariç – elden çıkarmak zorunda kaldık. Türk halkının çoğunlukta olduğu birçok yerler Balkanlı devletlerin egemenliği altına girdi. Osmanlı egemenliğinin büsbütün sona ermesi için son bir darbe yetti. Bu darbe de Birinci Dünya Savaşı idi.

 

Kaynak: Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihimiz, K.K.K. Ankara Basımevi, 1978.

(*) – Kitap basıldığında bu devletlerin sayısı 16 idi. Yugoslavya daha sonra bölününce sayı 20’ye çıktı.Bunu düzelttik.

Bağımsız Rehberler Platformu      

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !