Yuhanna ve Yedi Kilise

Proğramımız içerisinde Yuhanna Hakkında biraz da olsa bildi vermiştik Yuhanna İsa Mesih’in ölümünden sonra kendisine emanet edilen Meryem ile birlikte Efes’e geldi. Burada zamannının bir çoğunu beki Efes Kilisesinde hizmet ederek geçiriyordu. İsa Mesih’in havarilerinden birisi olarak yaşadıkları hala gözünün önünden gitmiyodu belki. Ama o bütün bu olanlara rağmen hayatını adadığı Rab İsa Mesih’e hizmet etmekten başka bir şey düşünmüyordu.

            Kiliseye karşı olan baskılar artmıştı ve Yuhanna’da bütün bu olanlardan nasibini almış sürgüne gönderilmişti. Aslında yuhanna’nın Efes’te çok uzun bir süre kalmadığı yaygın bir kanıdır fakat bu onun Bölge hakkında hiçbir şey bilmediği anlamına gelmiyordu. O Anadoluda geçirdiği zamanını boşa harcamamıştı bölge hakkında büyük bir bilgi birikimine sahip olduğunu biliyoruz. Evet konumuzu fazla dağıtmadan Yuhanna’nın sürgüne gönderildiği dönem o zamanki Hıristiyanların büyük baskılar altında kaldıkları bir dönemdi. Kendisi bugün Efes ve Kuşadasını ziyaret eden dinleyicilerimizinde çok iyi bildikleri Samos adasına sürgüne gönderilmişti. Samos kuşadasında bakıldığı zaman sanki yüzerek gidilecekmişçesine yakın olan bir adadır. Kendisi sürgünde kaldığı zaman zarfında bugün Kutsal Kitabın son bölümü olan Vahiy bölümünü yazmıştır tabi ki Tanrı’nın kendisini yönlendirmesiyle. Anadoluda’ki yedi Kiliseye karşı Tanrının bildirilerini içeren bu bölüm dünya’nın son zamanları hakkında bizlere bilgi vermektedir.

            İşte şimdi burada bahsi geçen ve Anadolu’da bulunan yedi Kilise hakkında ve nerelerde bulunduğunu inceleyeceğiz.

 

..Aziz Yuhanna...............................................................................................................................

YEDİ KİLİSEYE MEKTUP :

 

 

EFES :

Meryem Kilisesi, Efes

Efes kenti Kilise topluluklarına yazılmış olan mektup dizisinde yer alan şehirlerin en önemlisiydi. Romalılar oraya hakim olduklarında bin yıllık bir şehrin tarihi geride kalmıştı. Efes kenti bugünkü İzmir ilinin, Selçuk ilçesine yaklaşık olarak 10 dakika mesafede bulunmaktadır.

Efes İÖ.29 yılında Bergama’nın yerine asya ilinin başkenti olunca, zaten önemli olan rolünü daha da büyüttü. Elçi Yuhanna Kutsal Ruh’un yönetiminde bu yazıyı yazarken Efes tüm yörenin en büyük liman kenti olmakla birlikte, Romaya açılan kapısıydı da. Bu önemli bağlantının yanısıra, kuzey ile güneyi birleştiren ve doğudaki Galatya’ya, hatta ta Fırat vadisi ve Mezopotamyaya kadar uzanan ticaretin şah damarlarını oluşturan yolların kesiştiği yerde bulunması, Efes’i antik çağın en hakim ticaretinin düğüm noktalarından biri haline getirdi. Bunun dışında Efes bağımsız bir kentti. Roma ile sürdürdüğü iyi ilişkilerden dolayı başka (Garnizon) şehirler gibi askeri bir bölüğü ağırlamak zorunda değildi ve otonom bir yapıya sahipti.

Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis tapınağının orada bulunması, Efes’i Artemis kültü ve tapınışının merkezi haline getiriyordu. 115*55 metrelik bir temelin üzerinde tanrıça Artemis’e (Romalılar’a göre Diana) atfedilen büyük bir tapınak yükseliyordu. Tapınağın ortasında bol sayıda boğa hayalarıyla süslenmiş bir Artemis heykeli ile ormanı andırırcasına 127 adet, 20 metre yükseklik ve yer yer altın kaplı, her biri bir Kral tarafından bağışlanmış olan sütunlar bulunuyordu. Esasında nerden çıktığı bilinmemekle birlikte bu figür, bir kurama göre gökten düşmüş (Elçilerin İşleri 19:35) ve üstü selvi ağacından yapılmış örtü ile korunan hac merkezinin kalbini oluşturmaktaydı. İki defa yangın geçirmiş olan tapınak, daha sonraki nesillere bir mermer ocağı şeklinde hizmet edip Bizans Kiliselerinin inşaatında kullanılmışa benziyor. Aynı zamanda batıl inançların en büyük merkezlerinden birisi konumunda olan Efes, ‘Efesos’tan Mektup’ diye adlandırılan ve sihirli yazıları içeren bir muska, şifanın yanısıra kısırlığa çare, yolculukta savaşlarda ve bunun gibi durumlarda destek ve koruma vaat ediyordu. 250.000 nüfuslu bu metropole gelenlerin çoğu böyle bir muska edinmek amacını güderdi. Kozmopolit bir yapıya sahip olması Efes’i ünlü bir merkez haline getirmişti. Artemis tapınağının iltica edenlere koruma sağlaması, suçluları ve canileri bir mıknatıs gibi kendine çekerdi. Ayrıca tapınakta yüzlerce dini fahişe hizmet ederdi.

Halkının karışık olması, yasa tanımazların yoğun akışı ve tapınak hizmetçilerinin ahlaksızlığı şehrin olumsuz yönden ünlenmesine neden oldu. Henüz genç ve yeni filizlenen hıristiyanlık için bundan daha olumsuz bir toprak düşünülemezdi. Buna rağmen mesih inancı bu merkezde en etkileyici ve büyük zaferlerinden bazılarını yaşadı. İsa Mesih’le ilgili sevinç getirici haberi dünyaya yayan Pavlus, hizmet yıllarının en uzununu burada geçirdi. İncilde kendi adına iki mektup yazılan genç öğretmen ve önder Timoteos, Efes inananlar topluluğunun kilise trihinde çok önemli bir yer oynadı. Akvila ve Priskilla’nın yanısıra Apollos da ege sahilinde bulunan bu ünlü kentle ilgili olarak yeni antlaşmada adı geçen isimlerdendir.

Daha sonra elçi Yuhanna’da Efeste yaşadı. Çoğu kimse 19. Yüzyılda bir katolik rahibenin görümüne inanarak Efes’te Meryem’in evi ve mezarının olduğunu var sayıyor. Bunda, İsa Mesih’in annesini sevdiği öğrenciye emanet etmiş olduğu gerçeği ile daha sonra Yuhannanın buray gelirken Meryem’i beraberinde getirmiş olmasınında ikna edici olduğu düşünülüyor.(Yuhanna 19:26,27) Efes’in durumu, bizlere Mesih inancının her tür Ruhsal mücadelede zafer kazanılabileceğini gösteriyor.

 

 

Aziz Paul'un ünlü Efes Söylevini yaptığı Antik Tiyatro

 

 

İZMİR :

Bahsi geçen ilk kilise(?) kalıntılarının üzerinde bugünkü bir başka kilise yapısı var

 

Yuhanna’nın dirilmiş Mesih’in buyruğuna uyarak yazdığı ikinci yazı İzmir’in adresini taşıyor. Efes’in yaklaşık 60 kilometre kuzeyinde bulunan o günlerin zengin kenti kendi adını taşıyan önemli bir limana sahipti.

Henüz geçen yüzyılın başında Smyrna, İzmir adını almıştır. Kalıntı halindeki Efes’in karşısında, yaklaşık üç milyonun üzerindeki nüfusuyla bugünlerde bile parlayan bir büyük şehir durumundadır. Hızla gelişen kalabalık şehirlerin demirbaş sorunu olan çevre kirliliğine karşın izmir yine de güzel bir yer sayılır. Yerel halkın sözlerine güven duyacak olursak İzmir bütün ülkenin en güzel kentidir. Eski dönemlerde bu söz kuşkusuz doğruydu. Ünlü teolog William Barclay İncil’in Vahiy bölümü yorumladığı kitabında şunları yazmaktadır: O dönemde bile Asya’nın tacı, süsü veya mücevheri olarak tanımlanırdı. Ozanlar İzmir’in güzelliğini dile getirirken seçkin sözcüklerle dinleyenleri büyülerlerdi. Ege denizinin upuzun bir kolu merkeze kadar uzanır, şehre güvenilir ve güzel bir liman sağlardı.  Tepenin üzerinde dikilen binalar şehrin tacı sayılırdı. Smyrna’nın güzelliğini şarkılarında dile getiren Aristidis, kenti, ayakları denizin içinde duran görkemli bir heykele benzetmişti. Ona göre ova ve hemen arkasında yükselen Pagos dağı heykelin bedenle göğüs kısmını oluştururken üstündeki konutlarda taçlı başını sembolize ettiler.[1]’ Antik çağların İzmir’i güzelliğini esrarengiz ve hoş bir doğanın yanısıra estetik bir plana göre inşaa edilmiş olmasına da borçluydu. Böyle bir şehirleşme İÖ.3.yüzyılda pek görülmemiştir. Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos ve Antigonos şehrin konumunu dikkatlice inceleyip yapılaştırarak büyük kumandanın buyruğunu yerine getirmişlerdi. Çünkü Makedonya Kralı İskender düşünde gördüğü şehrin görünümüne uygun olarak Pagos yamacında büyük bir yerleşim merkezi kurmak istemişti. Bunun yakınında İÖ.1000 yıllarında Aiolialılar olarak bilinen Helen (Yunan) kökenli yerleşimcilerde bir koloni kurmuşlardı. Ama o da İÖ.600 sularında Lidyalıların çekişmelerine kurban gitti.

Akıllı ve ileri görüşlü bir politika güden İzmirliler, Romalılarla henüz onlar daha dünyanın hakimi olmadan önce, dostça bir iletişim kurmuşlardı. Savaşta zorlanan Romalılara sadık bir şekilde giyim, kuşam ve erzak gönderen İzmirliler bu sayede daha sonraki dönemlerin egemeninin gözüne girebildiler. Smyrnalılar İÖ.195’de Büyük Roma’nın görkemine İS.26’da ise ulu Sezar Tiberius’un heybetine birer tapınak yapıp armağan etmişlerdi. Bu da onlara büyük bir ayrıcalık kazandırmıştı.

Kybele’ye, Zeus’a, Nemesis’e veya Afrodit’e yapılan nice tapınaklarda henüz genç şehrin ortasında bulunurdu. Yılda bir düzenlenen Smyrna oyunlarıda o dönemde ün kazanmıştı. Büyük bir Kütüphane, bir müzik holü ve Asya ilinin yani ege bölgesinin en muhteşem tiyatrolarından biride şehrin önem kazanmasına neden oldu. Homeros’un İzmir’de (Smyrna’da) doğduğu ve ayrıca potresinin kentin madeni paralarının bir yüzünü oluşturduğu gibi kesin olmayan söylentilerde günümüze kadar ulaşmıştır.

Yahudi nüfusunun önemli bir kitle oluşturması, İzmir’e ilişkin son ayrıcalıktır. William Barclay’a göre şehrin güzelleşmesi için büyük katkıda bulunan Yahudiler bundan dolayıda önemli bir etkiye sahiptiler.

Smyrna, mür (ağacı) anlamına gelir, hoş kokulu mür yağı elde etmek için çalımsı ağacın gövdesi bir keskiyle çizilir, akan reçine toplanırdı. Yağ ağaçta oluşan doğal yarıklardan sağlanırsa mğrğn kalitesinin daha iyi olduğu söylenir. Bu benzetme İzmir Kilisesi için çok uygundur. Çünkü burada Rab’be ait olan imanlılar topluluğu, çok faazlasıyla yaralara maruz kaldı. İzmir çok acı çeken bir topluluktu Kutsal Kitapta (Tevrat, Mezmurlar) mür yağı Tapınak hizmetlerinde veya ölüler için baharatlarla kefen hazırlanmasında kullanılırdı. İzmir Kilisesindeki inanlılar, zulmün acı kasesine içmek zorunda kalırlarken, inançlı tanıklıkları Tanrı’nın onuruna sunulan hoş bir koku olmuştur.

 

BERGAMA :

Kızıl Kilise Serapis Tapınağı yıkıntıları üzerine kurulmuş,Bergama.  

         

            İsa Mesih üçüncü mesajını, bergamadaki izleyicilerine gönderiyor. Bu mektup, parlak bir geçmişe sahip, kültürel zenginlik ve çok sayıda dini tapınakla ün kazanmış bir şehirde yaşayan inanlılara yazılmıştır.

            Büyük İskender’in Generallerinden Lysimakhos’un ölümünden sonra Pergamon İÖ.281 yılında bağımsızlığını ilan etti. Trakia Kralı Lysimakhos’un kalede sakladığı 9000 talant değerindeki gümüşe el koyan Bergama, bununla yeni başkent olarak hızla gelişen Attaloslar (Bergama Krallarının mensup olduğu Hellenistik dönem hanedanı) krallığının temelini atmış oldu. 150 yıldan kısa bir sürede Pregamon muhteşem bir şehir durumuna dönüşerek askeri gücüyle egemenliğini çok büyüttü. Başlangıçta sınırları kalenin burçlarından rahatlıkla görülürken, siyasi otoritesi zamanla ege bölgesinin önemli bir kısmını içerisine alarak güneyde Akdeniz kıyılarına, doğuda Anadolunun iç kısımlarına kadar uzandı.

            İÖ.133 yılında kendi halkınca nefret edilen, korkak ve Pergamon’un son Kralı olarak tarihe geçen Attalos III, Krallığı vasiyetiyle Roma’ya bağladı. Romalılar ilk önce Bergamayı başkent rolünde bıraktılar. Böylece kendi egemenliklerinde Romanın asya ilini kurdular. İS.29 yılında ise Efes Başşehir durumuna getirildi.

            İzmir’in yaklaşık 70 Kilometre kuzeyinde bulunan Bergama, ekonomik yönden Efes ve Smyrna için bir rakip olamadıysa da kültürel açıdan rolünü çok iyi oynadı. Dünyanın dört bir yanından gelen heykeltraşlar, müteahhitler, öğretmenler ve şairler santlarını destekleyen Attaloslar hükümdarlarının emrinde çalışmaktan mutluluk duydular.

            200.000 yazılı tomara sahip olan Bergama üniversitesi dünyaca ünlüydü. Çünkü bu yazılı eserlerle İskenderiyeden sonra ikinci büyük kütüphaneydi. Önceleri Mısırdan ithal edilen Papirüs yazı malzemesinin  Bergama’ya uygulanan ambargosunun nedeni tam bilinmiyor. Kimilerine göre Attaloslar en büyük kütüphaneye sahip olmak arzusuyla İskenderiyenin kütüphane yöneticisine, kendi yanlarına ‘transfer’ etmek için rüşvet önermişler bunu fark eden İskenderiyelilerde Bergamaya ‘ambargo’ uygulayarak Papirüs göndermemişlerdi. Başkalarına göre bu durum sadece rakibi daha küçük tutmak amacıyla yapılmış bir önlemdi. Bütün bunlardan sonra Bergama’nın hayvan derilerini özel bir şekilde hazırlayıp yazı malzemesi olarak kullanmaya başladıkları kesin şekilde biliniyor. Pergamon’un adından türeyen ‘Parşömen’ yazı malzemesi çok daha dayanıklı olduğundan giderek o zamana kadar hakim olan Papirüs’ün yerini almaya başladı.

            Ama maalesef Bergama sadece bu önemli buluştan veya çeşitli sanat dallarını desteklemesinden dolayı ün kazanmıştır. Ayrıca Athena, Asklepios, Demeter, Dionysos ve Zus’un onuruna yapılmış kült ve tapınak yerlerinden dolayıda ünlenmiştir.

            İsa Mesih bu topluluğa, Tanrı’nın diri sözü için bir betim olarak kullanılan (İbraniler 4:12), iki ağızlı kılıçla görünüyor (Vahiy 1:16; 2:16; 19:15,21) Tanrı’nın gözü ve ışığı, karanlığı ayırdığı gibi, kendi halkı ile dünyayı da ayırıyor ve dünyayı günahı için yargılıyor. Biraz sonra dinleyeceğiniz üzere Rab topluluğuna konuşurken birinci bölümden gelen bu manzarayı boşuna kullanmıyor.

            Bir kez daha İsa Mesih’in onların nerede yaşadıklarını ve oradaki durumun ne olduğunu bildiğini görmekteyiz. Mesela Bergamaya yazılan mektupta bahsedilen konulardan biriside Şeytanın tahtının orada olduğudur. Bu konuda bir çok görüş bulunmaktadır ve bu görüşler Bergama kentinin geçmişine ışık tutmakta ve kentin renkli tarihini bizlere biraz da olsa yansıtmaktadır. Bu görüşlerden birincisi;

 

ZEUS TAPINAĞI :

Zeus Altarı, Bergama.

 

Pergamon, kendini Yunanlıların yaşam tarzı ile inançlarının savunucusu olarak görürdü. İÖ.230 yılında Attaloslar sürekli olarak Krallığı tehdit eden, dizg inlenmedi zor keltlere karşı önemli bir zafer kazanmıştı. Bununla bir zamanlar Bitinya Kralı tarafından Avrupa’dan ülkeye çağrılan ve arazilerini sürekli genişletmeye çalışan Galya kökenli yerleşimciler, kendilerine gösterilen Galatya bölgesiyle yetinmek zorunda kaldılar[2]Bergamalılar bunu üzerine kendileri için, korkulan bu güçlü düşmana karşı zafer sağlayan Zeus’a, dağın düz bir yerinde yaklaşık dokuz metre yüksekliğinde bir sunak inşaa ettiler. Bu sunak kocaman alt yapısı ve şekliyle büyük bir tahtı andırırdı. Her gün sunuların dumanı gökyüzüne yükselirdi. William Barclay, bu sunağın şeytanın tahtı olarak düşünüldüğü görüşe katılmamakta. Çünkü Yuhanna’nın yaşadığı ve Kiliselere bu mektupları yazdığı yıllarda (İS.96) Yunanlıların inanıp onurlandırdıkları ilahların, artık pek önemli olmadıklarına dikkat çekiyor.

            Bu görüşlerden ikincisi ise şudur;

ASKLEPİOS :

Sağlık Tanrısı Asklepion adına kurulmuş, Helenistik Dönemin en büyük tedavi merkezi.

 

Yunanlıların ve Romalıların iyileştirme biliminin ilahı olan Asklepios (Asklepieion) tapınağının ise o günlerde varlığının doruğunda olduğu söyleniyor. Şifa Tanrısı dünyanın dört bir yanından yardım arayanları bir mıknatıs gibi kendine çekerek antik çağların Lourdes’i adını almıştır. Asklepieion tesisi, şifa banyoları olan bir nevi hastaneydi. Birçok Rahibin yanısıra doktorlarda hizmet ediyordu. İkinci yüzyılın başlarında bunların arasında ünlü doktor ve yazar Galende vardı. Çoğu zaman hastaların iyileşmesi Asklepios tanrısının müdahalesine bağlanır ve kendine kurtarıcı anlamına gelen ‘Soter’ adı verilirdi. Bu konuda Barclay ‘Belki de sevdikleri Rab’bin adlarından olan bu ismi, Yunanlıların bu puta vermiş olmalarından, Mesih inanlıları, çok üzüntü duyarak durumdan rahatsız oldular’ diye düşüncelerini ifade eder. Bunun yanısıra Asklepios, doktorların sembolü haline gelen ve bir sopanın üzerinde tek yılan figürü olan ‘Akulapsopası’ ile sembolize ediliyordu. Kutsal Kitap’ın hem eski hem yeni antlaşmasında yılan şeytanın bir betimidir. Bu da şeytanın tahtını ‘Asklepieion’ tesisinde göstermek için bir başka kanıt sayılabilir.

            Bir diğer görüş ise;

 

İMPARATORA TAPINMA :

İmparator Troyan'a adanan tapınak, Bergama.

Buna göre İsa Meish’in; ‘Nerede yaşadığını biliyorum; şeytanın tahtı oradadır’ diye söylediği sözlerin imparator kültünü kastettiğini düşünürler. Roma, egemen olduğu bütün ülkeler ile onların geleneklerini birleştirerek nasıl bir arada tutacağı sorunuyla karşı karşıyaydı. Bir çok devlet Roma’nın sağladığı düzen sayesinde barış ve zenginliğe eriştiği için onda ilahimsi bir yapı gördüler. İÖ.195 yılında İzmir’de Roma ruhuna (Dea Roma) bir tapınak adanmıştı. Bu ruhun bedenleşmesi ise tabi ki imparator Sezar da bütünleşti. Roma illerindeki şehirler imparatorun onuruna birer tapınak inşaa edip onun bekçiliğini yapma ayrıcalığına sahip olmak için birbirleriyle yarıştılar. İşte bu durumu gören Roma, dünya egemenliğini bütünleştirecek ilkeyi keşfetti. Roma sınırları içinde yaşayan her kişinin, yılda bir defa imparator tapınağına gelerek ‘İmparator Rab’dir’ diyerek bir miktar tütsü yakması gerekliydi. Bunu yerine getiren vatandaşa ibadet gereğine uyduğunu belgeleyen bir yazı veriliyordu. Roma bu yasayı koyarken dini bir törenden çok siyasi birliği düşündü. Hiçbir zaman bu töreni tek ibadet şekli olarak uygulatmayı da tasarlamamıştı. İmparator tapınışına katıldıktan sonra, genel düzen ve ahlak kurallarına ters düşmedikçe herkes istediği dini kabul edip onun kurallarına göre ibadet edebilirdi. Ama hiçbir Mesih inanlısı böyle bir tanıklıkta bulunmayacaktı. Hıristiyanlar için tek bir Rab (Kyrios) vardı. İsa Mesih. Yöneticiler onların bu görüşlerini anlamadılar ve onun için Mesih inanlılarında dinlerinin yasaklanmasını gerektiren devrimci bir güç gördüler. Yörenin ilk imparator tapınağı İÖ.29 yılında Sezar Avgustus’un onuruna Bergama’da inşaa edildiği için şehir asya ilindeki kült merkezi durumuna gelmişti. Bu, orada oturan Mesih inanlılarının üzerine her an bir kılıcın ineebileceğinin göstergesiydi.

            Bu durumda bazı tarihçiler ve Teologlar ‘Şeytanın tahtı’ için en ikna edici kanıtı görüyorlar. Mesih inanlılarına göre sevdikleri Mesih için kullandıkları ünvanı Roma imparatoruna atfetme zorunluluğundan daha şeytani bir eylem olamazdı.

 

TİYATİRA :

Yedi kilise, yani yedi Hiristiyan cemaatten biri Tiyatira'daydı. Kilise kalıntısı.

Kiliselere gönderilen mektup dizisinden en uzun olanıdır. Bulunduğu şehir hakkındaki bilgilerimiz diğerleri kadar fazla değildir. Tiyatira’nın bir zamanlar Lidyalılar tarafından Pelopia adıyla kurulmuş olduğu bildiriliyor. İÖ.3. yüzyılda İskender’in ardıllarından Seleukos Nikator tarafından fethedilmiştir.[3]

Sonraki yıllarda Selefkiler (Seleukos Nikator tarafından kurulan Selefki hanedanlığı), gittikçe güçlenen Bergama Krallığına karşı, kendi topraklarını korumak için, fethettikleri şehri Tiyatira adı altında sınırda tampon bölge olarak kullandılar. Bütün bu önlemlere karşın İÖ.190 yılında şehir Attaloslar’ın eline geçti. Attaloslar Tiyatira’yı bir Garnizon şehrine dönüştürerek çok sayıda askerle güçlendirip surları pekiitirdiler. Bu şekliyle Tiyatira, başkent Bergamayı savunmak üzere öncü görev almış oldu. Ancak bu ‘ayrıcalıklı’ görev çok semeresiz bir sorumluluktu. Nitekim geniş bir ovada hızla yaklaşan düşmana karşı kolaylıkla direnilmezdi. Bugün Akhisar adıyla bilinen ve İzmir-Bursa karayolu üzerinde bulunan Tiyatira, Pergamon ve Sardis (Salihli, Sart) arasında kuruluydu. Smyrna’dan Bizans’a ve Pergamon’dan Sart, Filadelfya (Alaşehir) ve Laodikya’ya (Denizli, Eskihisar) uzanan yollar bu verimli geniş ovada kesişiyordu. Bunlar sayesinde Tiyatira en azından bir ticaret merkezi olarak önemliydi.

Dini yönden Tiyatira, uluslar arasında pek önemli bir rol üstlenemiyordu. Bulunan paralardan buralarda güneş tanrısı Apollo-Tyrimnus’un yüceltilmiş olduğu anlaşılmıştır. Daha sonra Roma İmparatoru, beden almış Apollon olarak nitelendirilmeye başlanmıştır.[4]Tiyatira’da, falcılık yapılan kutsal bir yerin dışında, İmparatora ya da Grek ilahlara adanmış önemli bir tapınak yoktu. Smyrna veya Bergama’dakilere kıyasla buradaki inanlılar inançları uğruna zulüm ve tehdit görmediler.

 

SART :

Deniyor ki, tarihte hemen hemen hiçbir yerde bir zamanların görkemi ile bugünkü harabelerin birbirine bu kadar zıt bir şekilde durduklarına dair başka bir örnek yoktur. Bu mektup yazılmadan yaklaşık 700 yıl kadar önce Sart dünyanın en önemli bölgelerinden biriydi. Lidya egemenliğinin Kralları Sart’ta efsanevi zenginlikle hüküm sürerlerken aynı zamanda Greklerin karşısında korkulacak bir güç oluştururlardı.

             Sart önceleri 500 metre kadar yükseklikte antik Tmols’un (Bozdağı 2517 m.) uzantısı olarak, Gediz vadisine uzanan bir tepe üzeeirnde kuruluydu. Etrafındaki dik yamaçlardan dolayı Akropol’un kurulduğu düzlüğe erişilmesi çok zordu, savaş halinde fethedilmez olarak nitelendirilirdi. Zamanla gelişen şehir için bu yüksekteki yer dar geldi. Dik yamaçların dibinde, vadide akan çayın kenarında, Sart II kuruldu. Aşağıdaki şehir kurulurken Paktolos nehrinde (Sart çayı) bulunmuş olan altın yatakları Sart’ı inanılmaz zenginliğe eriştirmiştir.

            Ayrıca yoğun şekilde çeşitli mücevher, boya ve kumaş ticaretinin gelişmesi, Sart şehrinin çok varlıklı olmasına katkıda bulundu. Madeni paraların basılma tarihi burada başladı. ‘Karun gibi zengin’ deyimi Kral Karun’un görkemli döneminden kaynaklanır. Kral Krösos (Karun) Lidya Krallığının en önemli önderi olmakla birlikte ani yıkılışına da neden oldu. Tüm zenginliğinde kendini emniyette hisseden Karun (Bkz.Süleyman’ın Özdeyişleri 18:11), halkıyla birlikte buna hiçbir şeyin son veremeyeceğine inanıyordu. Delfi’de (Yunanistan) bulunan ve geleceği söyleyen ‘Orakel’ in (Kahine); ‘Holys ırmağını (Kızılırmak) geçmekle büyük bir Krallığın sonuna neden olacaksın’ çift anlamı sözünü, kendi üzerine almadı ve Pers imparatorluğunun sonu olarak yorumladı. Bütün ikazlara rağmen, doğudaki komşuya karşı savaşa girişti.

            Rahata alışmış ordusuyla Karun ve Lidyalılar, İranlılar tarafından ta Kapadokyaya geri püskürtüldü. Lidyalılar daha sonra Sart’ın önünde gerçekleşen bir sonraki saldırıda, Kutsal Kitaptan tanıdığımız Koreş’in savaş hilesine yenik düştüler. (Koreş için bkz. Yeşaya 44:28; 45:1-5; 2.Tarihler 36:22,23; Ezra 1:1,2) Pers Kralı Koreş, atların develerin görüntüsü ve kokuları karşısında ki ürküntüsünü anımsayarak kendine avantaj sağladı. (Çünkü atlar develerin kokularından paniğe kapılırlar) Koreş hayvanların üstündeki yüklerin indirilmesini ve askerlerinin develerinin sırtlarında düşmana karşı saldırıya geçmelerini buyurdu. Bunun üzerine atlar develerin önünden koşarak dağıldılar. Lidyalı askerlerde koşarak artık kuşanmak üzere olan kalenin surlarının arkasına saklandılar.[5]

            14 günlük bir kuşatma süresinden sonra Pers Kralı Koreş, güçlü kente bir giriş yolu bulan kişiye büyük ödül vaat etmişti. Sıradan bir asker olan Hieroeodes, tepedeki kaleyi gözetlerken Sartlı bir muhafızın miğferini surdan düşürdüğünü gördü. Ardından da askerin miğferi almak için duvardan tırmanarak inip çıktığını fark etti. Bu sayede Hieroeodes, sportmen bir askerin duvarın en dik yerindeki kaya yarığından tırmanarak surlara erişebileceğini keşfetti. Gecleyin bir grup Pers askeri o yarıktan tırmanarak savunma duvarının üstüne çıktı. Surların üzerinde hiçbir nöbetçinin olmaması Persleri çok şaşırttı. Lidyalılar kendilerini öylesine güvende hissediyorlardı ki, nöbet tutmaya gerek görmemişleridi. Bu şekilde Sart İranlıların eline geçti. Böyle bir geçmişe sahip olan bu halk, Mesih’in ‘uyan’ uyarısıyla  ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.

            Daha sonra Sart, Yunanlıların oldu ve Bergama egemenliğinin Roma’ya geçmesiyle bir daha parladı. İS.17 yılında güçlü depremde zarar görerek harap oldu. Yine de Romalıların büyük yardımı ve beş yıl için vergiden muaf tutulmalarıyla ayakta kalabildi. Ancak bir daha eski parlaklığına kavuşamadı. Yuhanna bu yazıyı Sart’ta bulunan topluluğa yazarken, şehrin diri ruhu yok olmuş ve bir zamanlar kudretli olan kalenin sadece kalıntısı kalmıştı. Bu hava benzer şekilde güç ve yaşam sevincini yitirmiş inanlılar topluluğuna da geçmiş olabilir.

 

FİLADELFYA (ALAŞEHİR) :

 

Kilise kalıntısı, Filadelfya (Alaşehir)

            Türkçede bu şehrin adı, ‘kardeş Sevgisi’ anlamına geliyor. Filadelfya’nın kuruluşu Attaloslar Kralı Attalos II’ye dayanıyor. İÖ. 159 yılından başlayarak başkent Bergama da Krallığın yönetimini ellerine alan Attalos II, kurduğu şehirlerle ve kültüre verdiği destekle ün yapmıştır. Turizmin gözbebeği olan antalya şehride kendi adıyla Attalos II tarafından kuruldu ve ona Attaleia denilmişti. Attalos II ayrıca “kardeşini seven birisi” diye çevrilebilen “Filadelfus” lakabıyla da biliniyordu. Gerçekten de Attalos kendisinden önce Kral olan ağabeyi Eumenes’i çok seviyordu. Ve ona yürekten bağlıydı. Filadelfiya şehrinin madeni paraları da birbirine tıpatıp benzeyen bu iki kardeşin görüntüsünü taşıyordu. Onların birbirlerine duydukları kardeş sevgisi de yeni kurulmuş olan şehrin adında ifadesini bulmuştur.

            William Barclay’a göre bu yeni yerleşimin amacı, bir Grek kültür merkezi olarak komşuları Misya, Lidya ve Frigya’yı etkilemekti. Bu konuda öylesi bir başarı sağlandı ki, Lidya halkı İ.Ö.19’da yalnızca grekçe konuşmaya hatta kendilerini Helen, yani grek hissetmeye başladılar.bununla Filadelfiya kenti, Yunanca dilinin edebiyatını ve bilimini barışçı bir şeklide yayılmasının başlangıç noktası oldu. Barclay bu konudaki düşüncelerini Filadelfiya Kilise topluluğunun Mesih’ten aldığı mesajın 8. ayetine dikkat çekerek şu şekilde sürdürüyor. “acaba İsa Mesih, Kilisenin önündeki “açık kapıyı” gösterirken, şehrin tarihinde yer almış bu önemli belirtiyi mi kastediyor? Yoksa bu kapı, şehrin kuruluşundan yaklaşık 300 yıl sonra, şimdi bu yöredeki insanların Mesih’in değerli müjdesiyle etkilemek için mi açıktır?”

            Yuhanna’nın yazısında şehrin konumuyla ilgili dikkati çeken bir başka durum şudur: bugün Alaşehir adıyla bilinen Filadelfiya Sart’ın yaklaşık 50 Km. Kadar güneydoğusunda, geniş bir volkanik ovanın kenarında kuruluydu. Zamanla sönmüş yanardağların izleri ve her tarafa bıraktığı tüf’ü hala görülebiliyordu. Bu sayede  alaşehir ovası çok verimli topraklara sahip oldu. Alaşehir antik dönemden bugüne kadar bağcılıkla ün kazanmıştır. Öte yandan yörenin bu yapısı büyük tehlikeleri de içeriyordu. Filadelfiyadaki deprem izleri başka yörelere göre daha yoğundu. İ.S.17’de Sart’ın yanısıra on şehride yıkan korkunç depremin sarsıntıları başka yerlerde sona ererken, filadelfiya’da yıllar sonra dahi hissediliyordu. İ.Ö.63 yılında Amasya’da doğan ünlü coğrafyacı Strobo Filadelfiya’ya “deprem şehri” lakabını vermişti.” Gerçekten de Filadelfiya’da hemen hemen her gün artçı şoklar kaydediliyordu. Şehir halkının büyük bir kesimi yeni sarsıntılardan ve yıkıntı taşlarından korktukları için açık arazide çadırlarda kalmayı tercih ediyordu. Şehrin tarihini iyi bilen ve yaşadıkları süre içinde yer hareketlerinden nasibini almış Filadelfiya inanlılar topluluğu İsa Mesih’in verdiği şu vaadin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu: “galip geleni Tanrımın tapınağında bir sütun yapacağım böyle biri artık oradan hiç ayrılmayacak” (Vahiy 3:12).  Bu vaat herkesin özlediği huzur ve güveni içeriyordu. Sonuçta dinlenebilmek

            Filadelfiya şehir tarihi ve Mesih’in orada yaşayan topluluğa gönderdiği sözleri ile ilgili son bir belirtiye daha yer verelim. Adı geçen korkunç depremden sonra Roma imparatoru Tiberius, Sart’a gösterdiği cömertlikle Filadelfiya’ya da yardım etti. Bunun karşılığı olarak kentin yönetimi minnettarlıklarını ifade etmek için Filadelfiya’nın ismini değiştirerek ona “neosazarya” yani, “sezar’ın yeni kenti” adını verdiler. Yıllar sonra imparator Vespusyan Flavius’un döneminde tekrar aynı şey oldu. Bugünkü Alaşehir bir süre için Filavya adını taşıdı. Şehrin değişen adları uzun bir dönem tutunmadıysa da Kilise yopluluğu Mesih’te yeni bir adın alınışının (3:12) ne anlama geldiğini anlıyordu.

 

LAODİKYA (DENİZLİ) :

Bu kalıntıların bahsi geçen döneme ait bir kilisenin olduğu sanılıyor, Laodikya.

            Çağdaş sanayi kenti Denizli’yi ziyaret eden biri, şehri sadece bir kaç kilometre kuzeyinde, zamanın parlak ticaret merkezi olarak ün kazanmış Laodikya’nın kalıntılarına rastlayabilri. Geniş bir alana dağılmış kırık mermer sütunları ya da bir taş yontma ustasının şekillendirdiği muhteşem bir binanın parçaları, genel yapıların kalıntıları, iki tiyatro, kocaman bir stadyum (koşu alanı) ve buna ait lise komplekslerinin izleriyle hemen yakınındaki su kulesi şihrin geçmişre sahip olduğu görkemi işaret etmektedir. 19.yüzyılda çizilmiş resimlerde sonradan demiryolunun yapımında kulanılmış olan sayısız süslü sütun başları, kapı kemerleri (Piştale kemerleri) ve başka yapı kalıntıları da görüntülenmektedir.

            2002 yılının Temmuz ayında ise Pamukkale Üniversitesi ile Denizli müzesi Laodikya’ya kazı ve restorasyon çalışmalarına başlayıp çok kısa bir sürede şehrin anayolu, agora (Pazar yeri) ile bir Kilise binasından muhteşem kesimler orataya çıkardılar.

            İ.S.3.yüzyılda ufak bir yerleşim yeri olan Laodikya Suriyeli Antiokhos II.tarafından büyütülerek güçlendirilmiş ve eşi Laodikya’nın adı verilmiştir. Şehir önceleri Bergama ve Pontus Krallarının egemenliği altında kaldı ama sonra Roma’ya geçti.

            Laodikya, Efes’i ta uzaktaki Fırat vadisi Suriye ile bağlayan Asya ilinin en önemli yolunun üstündeydi. Bu anayol, güneydeki Perge’yi kuzeye ve Sart’a bağlayan başka önemli bir yolla burada kesişirdi. Şehrin bu elverişli konumu, Romalıların sağladıkları barış dönemi ile birleşince parlak bir ticaret merkezi durumuna yükselmesine neden oldu.

            Aslında surla çevrilmiş Laodikya kenti kale olarak tasarlanmıştı. Ama, bu tasarı herhangi bir kuşatma sırasında çok olumsuz sonuçlar doğurabilirdi. Çünkü şehrin suyu oldukça uzaklardan, bugünkü Denizli’nin iç kesimlerinden (hala kısmen görülebilen), boru sistemi ve su kemerleriyle de merkeze getirilirdi.

            Tekstil ve tıp alanlarında büyük başarılara imzasını atan Laodikya kentinde de Meish’e inanan bir topluluk vardı. Pavlus bu Kiliseyede yazmıştır. Ama, bugün elimizde olmayan bu mektubun varlığını Koloseliler 4:16’da okuyoruz. Elçi, sadece 15 kilometre kadar uzaklıkta olan Kolose şehrindeki topluluğa gönderdiği yazının, onlarla yakın ilişkide bulunan Laodikyalı inanlılarca da okunmasını istiyor. Koloseliler 2:1’e göre Pavlus bu inanlılar için büyük bir uğraş verdi. Bu mektupta (Koloseliler 4:17) toplulukların gözetmeni olan Arkipus’a sorumluluğunu hatırlatarak buna göre davranması için önderi uyarıyor.

 

Kaynak: Hiristiyan geleneğine uygun hazırlanmış bir radyo programının notları. Hazırlayan kişinin sadece takma adını biliyoruz: CalvinistTurk.

Hazırlayan: Bağımsız Rehberler Platformu

  

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !